Bir şehrin cadde ve sokaklarını en iyi bilenler postacılarla belediyecilerdir. Fakat Sivas’ta “Bilim Yolu” adında bir yol vardır ki, o yolu ne postacılar bilir ne de belediyeciler… O yolu sadece ben bilirim. Çünkü 1953 yılında, ortaokul öğrencisiyken o yolun adını ben koymuştum. Gençlere ibret olsun diye anlatacağım.
Ortaokulun ikinci sınıfında, o zamana kadar hiç okumadığımız “Fizik” adında bir dersi okumaya başlamıştık. Fizik dersi Çarşamba günleri, öğleden evvelki son dersti. Öğleden sonra ders yapılmazdı. Fizik dersini laboratuvarda dinlerdik. Öğretmenimiz, rahmetli Abdullah Boray Bey, Sivaslı idi. Konu ile ilgili cihazları da çalıştırarak, göstere göstere dersini anlatırdı. Biz de o cihazların şeklini defterimize çizer, işleyişlerini yazardık.
Fizik laboratuvarında masalar vardı. Masaların etrafındaki taburelere otururduk. Her masada altı öğrenci bulunur, o altı öğrenci bir grup oluştururdu. Mansur, Yaşar, Selahattin, Muhittin ve ben; beşimiz eskiden beri arkadaştık. Altıncı çocuk ise hiçbirimizin arkadaşı değildi. Sessiz sedasız bir çocuktu; o yüzden adını bile unutmuşum.
Abdullah Bey müzakere (sözlü sınav) yapacağı zaman grup numarasını söyler, o gruptaki altı öğrenci birlikte kara tahtanın önüne giderdik. Abdullah Bey çok iyi bir fizikçiydi ama pedagoji dersi okumuş muydu, bilmiyorum. Onun gözünde hepimiz “ayı” idik. Bize soru soracağı zaman genellikle:
— “Söyle bakayım lan ayı!”
diye lafa başlardı.
Sık sık da:
— “Ezberlemeyin lan ayılar, kafanızı işletin!”
derdi.
Ama sorduğu sorunun cevabını da kendi anlattığı şekilde vermemizi beklerdi. Bunu şöyle anlamıştım:
Bir gün “Birinci grup!” dedi. Biz de kara tahtanın önüne gittik. İlk soruyu bana sordu:
— “Söyle bakayım lan ayı! Isınan cisimlerin hacminin genişlediğini nasıl anlarız?”
Ben onun beklediği cevabı bildiğim hâlde, “ezberci bir ayı” olmadığımı ispat etmek için onun verdiği örnekleri değil, kendi müşahade ettiğim bir olayı söyledim:
— “Süt kaynayınca taşar.”
Abdullah Bey hemen çıkıştı:
— “Ben sana ananın aşurma kazanını mı sordum lan ayı!”
Bunun üzerine onun verdiği örnekleri anlatmaya başladım: Soğukken halkadan geçen demir küre, ısıtılınca hacmi genişlediği için aynı halkadan geçmez. Isınan sıvıların hacmi artar; termometreler bu prensibe göre çalışır. At arabası tekerleğinin şınası ısıtılınca genişler, sıcakken tekerleğe takılır; su dökülünce soğur ve tekerleği sımsıkı kuşatır.
Bunları söyleyince:
— “Aferin lan ayı!”
dedi.
Bunları bilip de söylememiş olsaydım, yiyeceğim dayak anamın aşurma kazanını doldururdu.
Sivas’ın “Bilim Yolu”
Ortaokul binası, Nalbantlarbaşı’nı Kepenek Caddesi’ne bağlayan caddenin batı kenarında, şimdiki İmam Hatip Lisesi’nin bulunduğu yerdeydi. Ermeni cemaatine ait olduğu söylenen Aramyan Okulu binasıydı.Çarşamba günü fizik dersinden çıktıktan sonra beş arkadaş; Kangal Ağası Konağı’na doğru gider, oradan Dörtyol Kavşağı’na iner, Mansur’un babası rahmetli Refik Emmi’nin çalıştığı pide fırınına kitaplarımızı bırakırdık. Aldığımız pideleri yiye yiye Mahkeme Çarşısı’ndan Ulu Cami’ye doğru yürürdük.
Oradan Uzun Yol’a girer, Osmanağa ve Abdi Ağa konaklarına varınca sağa döner, Bun Baba Türbesi’nin yakınından geçerek İstasyon Caddesi’ne çıkardık. Dördüncü İşletme binasının önünden stadyuma doğru gider, stadyumun batısından yukarıya doğru çıkan caddeye sapardık. Dikimevi yoluna varınca sağa döner, Hamacıoğlu Hamamı’na kadar giderdik. Oradan Taşlı Sokağa girer, Hükümet Meydanı’na varırdık. Meydanı geçince Kepenek Caddesi’ne girerdik. Yalçın Sineması’nın önünden geçip Mundar (Murdar) Irmak Köprüsü’ne ulaşırdık. Köprüyü geçince sağa döner, ortaokul binasının önünden geçerek tekrar Kangal Ağası Konağı’na varırdık. Oradan Dörtyol’a iner, fırına bıraktığımız kitaplarımızı alır ve evlerimize dağılırdık.
İşte bu geçtiğimiz yolların tamamına ben “Bilim Yolu” adını koymuştum. Çünkü bu yoldan geçerken, başta fizik dersi olmak üzere, o hafta gördüğümüz bütün derslerin müzakeresini yapardık. Her konuyu kafamıza çivi gibi çakardık.
Şunu özellikle belirtmeliyim ki, Abdullah Boray Bey’den öğrendiğim fizik bilgisiyle, Fen Fakültesi FKB (Fizik–Kimya–Biyoloji) programında fizik dersini okutan İsviçreli Profesör Kurt Züber’den “pek iyi” notunu alarak geçtim.
Bilim Yolu’nu kat ederken yaşadığımız tatlı anılardan birini de anlatmadan geçemeyeceğim.
Arkadaşlarımızdan Mansur, cin gibi zeki bir çocuktu. Muhittin ise ondan biraz saftı. Muhittin’in harçlığı hepimizden fazlaydı ve bunu bize hissettirirdi; ama parasını vara yoğa harcamazdı. Tutumlu bir çocuktu diyelim. Mansur da bunun farkındaydı. Muhittin’e parasını harcatmak için, ne yapar yapar, yüzde yüz kazanacağı bir konuyu ortaya atar; yerine göre 25 ya da 50 kuruşuna bahse girerdi. Kazanır ve Muhittin’den “üttüğü” parayla aldığı şeyleri hepimize paylaştırırdı.
Bir gün, Bilim Yolu’nun İstasyon Caddesi bölümünde yürürken, karşı kaldırımda üç tekerlekli arabasına ayvaları dizmiş bir satıcıyı gören Mansur, Muhittin’e:
— “Şu karşıdaki ayvacıdan para vermeden ayva alabilir misin?” dedi.
Muhittin:
— “Alamam.” dedi.
Mansur:
— “Ben alırım. Bahse var mısın?” deyince, Muhittin de:
— “Varım.” dedi.
Mansur:
— “O zaman siz burada durun, beni seyredin. Ben ellerimi havaya kaldırmış olarak ayvacıya gideceğim. Ellerim havadayken para vermediğimi göreceksiniz. Ayvacı da arabasından aldığı ayvayı yukarı uzatıp elime tutuşturacak. Ben de ellerim yukarıda geri geleceğim. Elli kuruşuna var mısın?” dedi.
Muhittin kabul etti. Mansur da:
— “Alırsam cığızlama yok. En iyisi Yener mutemet olsun.” dedi.
İkisi de ellişer kuruşu bana verdi. Mansur ellerini havaya kaldırarak ayvacıya gitti; söylediği gibi ayvayı aldı ve geri geldi. Muhittin bahsi kaybetti. Parayı Mansur’a verdim. Mansur da gidip ayvacıya borcunu ödedi. Ayvayı da Selahattin’in bıçağıyla paylaşıp yedik.
Mansur’un bu tür şakaları, onun olayları önceden analiz ederek sonucu garanti altına alan analitik düşünme yeteneğinin de açık bir göstergesiydi.
O günler işte böyle günlerdi…