Bugün bu köşede, çarşıda, pazarda, mahallemizin sokaklarında, okul koridorlarında ve sessizce odalarına çekilen çocuklarımızın dünyasında yaşanan, bazen "çocukluk hali" deyip geçtiğimiz ama aslında kalplerde derin izler bırakan bir konuya, Akran Zorbalığına değinmek istedim. Çünkü sokakta top oynayan, okul yolunda şakalaşan o pırıl pırıl çocuklarımızın, gençlerimizin dünyasında her şey dışarıdan göründüğü kadar toz pembe olmayabiliyor.
Akran zorbalığı, akran grubu içinde fiziksel, duygusal ya da sosyal biçimde zarar veren, tekrar tekrar yaşanan saldırgan davranış biçimi, kasıtlı şekilde kötü muameleye maruz kalınan bir istismar türü olarak tanımlanmaktadır.
Akran zorbalığı, sadece okul sıralarında, kalan bir mesele değil; bir çocuğun özgüvenini, yarınlarını ve toplumun genel merhamet iklimini etkileyen derin bir konu aslında. Günümüzde zorbalık okul çıkışında da bitmiyor, telefon ekranlarında devam ediyor. Yetişmekte olan nesle, klavye başındayken de bir insanın onurundan sorumlu olduklarını mutlaka hatırlatmalıyız.
Yaşanılan çağın en büyük sorunlarından biri haline gelen bu durum sevgi ve saygıdan mahrum kalan çocukların ve gençlerin birbirlerine karşı kaba, sert ve aşağılayıcı tavırlar sergilemesi şeklinde ortaya çıkmakta; arkadaş grubunda birine isim takma, dış görünüşüyle alay etme ya da onu ilgi alanı dışında bırakma dışarıdan "havalı" veya "eğlenceli" görünmektedir. Akran zorbalığı olarak karşımıza çıkan bu kötü hasletler; alay etmek, kırıcı sözler söylemek ve gruptan dışlamaktan çok daha öteye giderek, fiziksel şiddete, hatta cana kıymaya dönüşmüş durumdadır.
Unutmamak gerekir ki gerçek güç, birini ezmek değil, düşeni ayağa kaldırmak, bir arkadaşının boynunu bükmek değil, ona elini uzatabilmektir. Birinin dış görünüşüyle, ders başarısıyla ya da sessizliğiyle dalga geçmek kimseyi büyük yapmaz; aksine içindeki o güzel potansiyeli gölgeler. Bir kalbi kırmak saniyeler sürer, ama o kalbi onarmak yıllar alabilir. Klavye arkasına saklanıp yazılan ağır sözler ya da koridorda atılan küçümseyici bakışlar, karşıdaki kişinin yüreğinde yıllarca kapanmayacak izler bırakabilir, özgüvenini parça parça edebilir.
“Benim çocuğum yapmaz, benim çocuğum yalan söylemez…” hep masum olarak gördüğümüz çocuklarımızın birbirlerine son derece acımasız davranabildiklerini, bu davranışların özellikle 7 yaş civarında ve daha sonra ortaokul, lise yıllarında yükselişe geçtiğini ve yetişkinlerin de bunu görmezden geldiğine maalesef son yıllarda oldukça çok şahit oluyoruz.
Oysa toplum olarak en büyük görevimiz "seyirci" kalmamaktır. Bir çocuğun ya da gencin bir diğerini köşeye sıkıştırdığını, ezdiğini gördüğümüzde başımızı çevirmek, o haksızlığa, zorbalığa ortak olmaktır. Araştırmalar gösteriyor ki; bir yetişkin veya bir arkadaş "Dur, bu yaptığın doğru değil!" dediği anda zorbalık büyük oranda son bulabiliyor. Biz "komşusu açken tok yatmayan" bir kültürün mirasçılarıyız; komşusunun çocuğu üzgünken sessiz kalan bir toplum olmamalıyız.
Bir noktayı net bir şekilde ortaya koymamız gerekir. Akran zorbalığı kader değildir ve tamamen önlenebilir. Bu mesele, sadece çocukların kendi arasındaki bir çekişme değil, bizim onlara sunduğumuz dünyanın bir yansımasıdır. Bizler; sevginin şiddetten, hoşgörünün öfkeden daha güçlü olduğunu hem evimizde hem sokağımızda hissettirdiğimiz an, bu tablo değişmeye başlayacaktır.
Çocuklarımızı hayata hazırlarken onlara matematikten, fen bilimlerinden daha önemli bir şeyi öğretmek zorundayız: Empati. Onlara "Sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma" altın kuralını sadece söylemekle kalmamalı, davranışlarımızla göstermeliyiz.
Bir çocuk zorbalığa uğruyorsa ya da zorbalık yapıyorsa, biz yetişkinlerin durup aynaya bakması gerekir. Yetişkinler olarak trafikte birbirimize bağırırken, sosyal medyada tanımadığımız insanlara hakaret ederken, çocuklarımızdan "nazik" olmalarını bekleyemeyiz. Trafikte, markette, komşuluk ilişkilerimizde dilimizi nezaketle terbiye edelim. Çünkü onlar söylediklerimizi değil, yaptıklarımızı kopyalar, onlara rol model olmalıyız.
Yetişmekte olan her bir çocuğumuz, yarının öğretmeni, doktoru, mühendisi, memuru, işçisi ya da yöneticisidir. Onları sadece akademik başarılarıyla değil; merhametiyle, dürüstlüğüyle ve başkasının hakkına gösterdiği saygıyla toplumun örnek bireyleri olarak yetiştirmek bizim asli görevimizdir. Çocuklara öfke, kıskançlık veya hayal kırıklığı hissettiklerinde bunu şiddetle değil, kelimelerle ifade etmeyi öğretmeliyiz.
Unutmayalım ki; zorbalık bir güç gösterisi değil, bir çaresizlik çığlığıdır. Hem mağduru korumak hem de zorbalık yapanı iyileştirmek, hepimizin ortak insanlık görevidir.
Kelimelerimiz zehir de olabilir, şifa da. Bu güzel ülkenin çocukları, akşam evlerine döndüklerinde "Bugün çok eğlendim", "Burada güvendeyim, burada seviliyorum," diyebilmeli; "Acaba yarın bana ne diyecekler? ya da “Yarın bana yine ne yapacaklar?" korkusuyla yatağa girmemelidir.
Zorbalığın yerini dayanışmanın, alayın yerini anlayışın aldığı bir kültür hiç de hayal değil. Biz yetişkinler rehberlik edersek, gençlerimiz de ferasetiyle bu yolu yürür. Gelin, çocuklarımıza sadece "başarılı olmayı" değil, "iyi bir insan olmayı" miras bırakalım. Çünkü dünya, sadece güçlü olanların değil, nazik olanların omuzlarında yükselecektir. Çünkü bir evladın gülüşünü çalmak, dünyanın en ağır yüküdür.
Bugün ekeceğimiz nezaket tohumları, yarının huzurlu toplumunu inşa edecektir. Gücümüz, kırdığımız kalplerle değil, kazandığımız gönüllerle ölçülecektir. Bu kadar duyarlı bir meseleyi dert edinip, topluma ve gençlere ışık tutmak için çaba gösterenlere, mücadele edenlere çok ihtiyaç var.
Huzurlu, mutlu ve nezaket dolu günlerin olduğu bir toplum dileğimle…