" Taksim meydanına Halep güzelinin hüzünleri saçıldı"
Beyoğlu İstiklal caddesinde bir turist gurubuyla karşılaştım.
Giysileri Araplara, tenleri batılılara benziyordu. Bir saat sonra bir alışveriş mağazasının içinde yine aynı insanlarla karşılaştım. Alışveriş etmiyorlar,sağa sola bakarak tedirgin,tedirgin yürüyorlardı.
Yürümekten yorulup, Taksim meydanına bakan taraftaki su fiskiyelerinin önüne oturup meydanı izliyorum.
Fazla zaman geçmeden mağazada karşılaştığım insanlardan 4 kadın, yanlarında 10 yaşlarında bir kız çocuğu ile geldiler, yakınımda boş olan iki banka oturdular.
İçlerinden biri uzun boyu, siyah gözleri beyaz teniyle Avrupalı kadınlara benziyordu
Sarışın dalgalı saçları ışık gibi.Kara gözleri gece gibi derindi. Sanki 1960 lı yılların kartpostalına poz vermişti. Siyah giysileri ayak topuklarına kadar uzun,güldesenli siyah elbise, saçlarının yarısını örten beyaz ipek yazma, yazmanın etrafı siyah dantelle çevrilmiş. 18- 20 yaşlarında mankene benzeyen kız yanımdaki banka oturdu.
Yüzüme bakarak İngilizce konuştu, anlayamadım.
Arapça konuştu, anlayamadım.
Arapmısınız ?
Suriye, Halep dedi.
Eğitim görmüş birine benziyordu.
Suriyede kar yoktu ama kar çiçeği gibiydi
Yanındaki kadınlar arada bir, Leyla ! Leyla !
Diyorlardı. Belli ki Suriye'deki olaylarından kaçıp gelmişlerdi.
Halep'te analarının saçlarını taradığı kızları şimdi mülteci mi ? Hangi rüzgar Leyla'yı buralara savurdu ?
15-20 dakika sonra 4 erkek geldi, 50 yaşlarındaki beyaz tenli şişman adam 10 adım ileri gitti, telefonda Arapça bir şeyler konuştu. Gençlerden kara suratlı biri, kara gözlerini kara gözlü Halep güzeli Leyla'ya dikti. Sertçe konuşup yallah yallah dedi. Adamın cehaletle bakan gözleri var, dili nefret saçıyordu. Cahil,itici,vicdansız adam sesini daha çok yükseltiriyordu. Leyla'nın yanındaki kadınlarda bir tedirginlik bir telaş başladı.
Leyla'nın karşısında nostalji tramvayı,midyeci,simitçi,milli piyango bileti satıcısı vardı. Halep'in mülteci kızı Taksim meydanında isyan ediyordu. İnsanların yüzüne yalvarır gibi bakıyordu.
Yakın coğrafyadan çıkarılmıştı.
Uyruğu yabancı, sınırlar sınırsız edilmiş, haritanın en yanlış yerinde yaşamış
Leyla, sınırları pasaportsuzmu geçtin ?
Leyla ülkesizmisin ? Sürgünmüsün ?
Kaçakmısın ? Turistmisin ?
İstanbul'un ortasında kederlisin !
Leyla ;Süryanimisin ? Nuseyrimisin ?
Yezidimisin ? Türkmenmisin?
Kim olursan ol, sen insansın.
Yanındakiler hiç konuşmuyor, hep onu itici cahil genç konuşuyordu. Leyla bir ceylan ürkekliğinde kısa kısa yanıtlar veriyordu.
Leyla oturduğu banktan kalktı,kara gözlerinden damla damla gözyaşlarını akıttı
İçine Asi nehri kaçmış gibiydi. Oysa o gözler Halep hazinesini değerdi.
Kalabalıklar içinde sözcükler eksik kalıyor, o an sessizlik vuruyor, Leyla bir şeyler anlatmak istiyor,anlatamıyor.
Derdini ben anladım, martılar anladı, çiçekler anladı, çiçekçiler anladı, onlar anlayamadı.
Önüne haydutlar set olmuş gençliğine keder akıtmak için.
Suçu neydi ? Cezası neydi ?
Suçu yoktu ! Cezası hiç yoktu !
Suçu Türkiye'ye çok sevdiği başka bir Arapla kaçıp gelmesiydi.
Ortadoğunun barbar kabileleri, kendi isteklerini Leyla'dan istiyorlardı tek taraflı.
Az ilerideki otobüs durağında yine konuştular, Leyla ne yana dönse pusulası şaşmıştı. Sürgün bakışlılar sürgün ettiler Halep güzelini. Gün akşama dönmek üzereydi zor kullanmadılar, çünkü on adam ileride polis ekibi vardı.
Bir ticari taksiye 3 genç erkekle Leyla bindi Sıraselviler caddesine doğru yol aldılar, 50 yaşlarındaki sarışın adamla 3 kadın ve çocuk Tarlabaşı'na doğru yürüdüler.
Ülkesinden kaçıp mülteci olmak ağıt ve hasretlerin yürekte karılması gibi.
Doğdugu coğrafyadaki aşiret baskıları,baskın çıktı.Ülkesine, uzaklara kaçırdılar. Başında beyaz yazma, hayatını saranda karalar. Gözleri ağrıyarak kara gözlerinde gözyaşları, gözyaşlarını Taksim meydanında bırakıp gitti.
Gittiği yerde ayrılık şarkıları dinleyecek.
Götürdüler,final sahnesinde Leyla'nın gölgesi kaldı, ağlayan Leyla'mıydı, hayatımıydı ?
Yitik adrese çıkıp gelmişti, adresini buldular,sevgilisi Türkiye'demi kaldı.
Çok güzeldi, hiç bir fotoğrafın negatiflerine giremezdi, şimdi kederli fotoğrafı Beyoğlu vitrinlerinde. İçindeki sevdalar buharlaştı.
Taksim meydanında davetsiz misafirdi, uzakta ki sevgili hayallerini toplar sevdiler birbirlerini kendi dillerince.
Bütün olanakların kıyısında, olanaksız hayatların hayata tutunabilme mücadelesinde Leyla sevdiğinden koparılacak. Hasret biriktiren güzeli başka gönüllere gönderecekler, Halep'in sokaklarına götürecekler, palmiye ağaçlarının, hurma bahçelerinin kentine
Gönül sarayı yıkıldı, yaşanmamış yaşanmışlıklara yürüdü, dee yürü, yürü kara gözlü güzel.
Leyla'nın düş bahçelerini talan ettiler, Gökyüzüne serdiği sevgileri yeryüzüne gömmek istiyorlar. Kuru bir çöle götürecekler, bulutları sancılı, uzadıkça uzayan bir serap görecek.
Yanakları altın tezhiple işlenen sedef beyazı Leyla, aklında kalan izleri silebilirmi?
Yalnız yola çıkmış göçmen kuş,çöl yangınında bekleyeninmi var ? Toz pembe duygular kaybolup siyah siyah duygular yerleşecek.
Hayat yalnız nefes almak değil, hayatta aşk ta var, Aşk sevenin ruhunu onarır, aşk hayâl kurmayı sağlar. Ne demiş Ortadoğunun şair, yazar ve ressamı Halil Cibran " Gez ve kimseye söyleme, gerçek bir aşk hikayesi yaşa, kimselere söyleme, insanlar güzel şeyleri mahveder"
Her aşkta bir ayrılık vardır Leyla.
Senninle konuşabilseydim
Halep'e gelin giden Ezo ile Şitto Hanifi'nin aşkını,İran'lı Firuza'nın aşkını
Yezidi kızı Wansa'nın imkansız aşkını anlatacaktım.
Sevdanın ülkesi yok,yolu yok. Yüreği var, ya yüreği pas tutanlara ne demeli.
Kara gözlü güzelin, kara gözlerinin öyküsü sebil dizelerime döküldü ve götürdüler yüreğimi acıtarak.
KemaL SARIKARTAL
04 Eylül 2011
Kent Öyküleri.


