Metin Çağan


İNSANIN YOZLAŞMASI


Yozlaşma günümüzde bireylerin ve toplumların temel değerlerini tehdit eden bir olgu haline gelmiştir. Oysa insanın yozlaşması bir kader değil, bir tercihler bütünüdür. Değerlerin erozyona uğradığı dönemlerde bireyin kendi içine dönmesi, özeleştiri yapması ve "anlam" arayışını maddiyatın ötesine taşıması gerekir.

Tarih boyunca birçok toplum gelişmiş, ilerlemiş, oldukça yükselmiş ve kimi zaman da kendi elleriyle inşa ettikleri bu gelişmiş medeniyetleri yıkıma sürüklemişlerdir. Bu yıkımın temelinde sadece savaşlar veya deprem, sel, heyelan, kasırga gibi doğal afetler değil; adaletin bozulması, ahlaki değerlerin aşınması ve yitirilmesi dürüstlüğün çöküşü ve hakikatlerin örtbas edilmesi gibi çok derin yozlaşmalar geleneksel toplumlardaki bozulmayı hızlandırmıştır.

Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan kimi kıssalar, sadece bireysel hataları değil, toplumların birlikte sürüklendiği yozlaşmayı da gözler önüne sermekte, geçmiş kavimlerin hangi sebeplerle helâk edildiğini, nasıl bozulduklarını ve yozlaşmaların toplumsal çöküşe nasıl yol açtığını açıkça paylaşmaktadır. Bu kıssalar, tekrar edilmemesi gereken ibretlik hadiselerdir. Her bir kıssa, belirli bir kavmin başına gelen felaketin arka planında yatan ahlaki ve toplumsal çürümeleri, yozlaşmaları anlamamıza da yardımcı olmaktadır.

Yozlaşmak, TDK sözlük anlamıyla "Özünde, doğasında, soyunda bulunan iyi niteliklerini, iyi özelliklerini birtakım dış etkenlerle zamanla yitirmek, huyu suyu değişmek, özünden uzaklaşmak, bozulmak, dejenere olmak ve ruhsal özelliklerinden uzaklaşmak" olarak tanımlanmaktadır.

İnsanın yozlaşması, bireyin veya toplumun sahip olduğu etik değerlerden, vicdani pusulasından ve insani erdemlerinden uzaklaşarak; daha bencil, duyarsız ve yıkıcı bir yapıya bürünmesi sürecidir. İnsanların öz değerlerini unutup başka ülkelere ait değerleri benimsemesi, toplumsal düzenin aksamasına ve bireylerin hem kendilerine hem de içinde yaşadıkları topluma karşı yabancılaşmasına neden olmaktadır. Bu durum da tek bir nedene bağlı kalmaksızın; psikolojik, sosyolojik ve ekonomik pek çok katmanın birleşimiyle ortaya çıkmakta; ahlâk, insan ilişkilerinin temelini oluşturan yargılar, norm ve davranışlara ilişkin doğru ya da yanlış ölçütler ve değerler anlamını yitirdiği noktada yozlaşma başlamaktadır.

Yozlaşma, sessizce ilerler; fark edilmediğinde ise, tıpkı geçmiş kavimlerde olduğu gibi, dehşetli bir çöküşe dönüşebilir. Yozlaşmanın nereden ve nasıl başladığı ve nasıl yayıldığı konusu kesinlik kazanmış olmamakla birlikte kültürel değerlerin yitirilmesinin, kültürel değerlerden uzaklaşılması görüşü ağır basmaktadır. Eğitim, kültür, bilim, toplumsal ve insani değerler korunmazsa, geliştirilmezse, bunlara gereken önem verilmezse yozlaşma artarak devam eder. Bireysel düzeyde ise hırslar, çıkarlar, bencilikler, sınırsız arzular, eğitimsiz, kültürsüz kalmak, düşünememek, sorgulamamak, farkında olmamak, sürü üyesi olmak gibi nedenler yozlaşmayı hızlandırır.

Ne acıdır ki günümüzde insanın "değeri", sahip olduğu erdemlerden ziyade sahip olduğu nesnelerle ölçülür hale geldi. Daha çok para ve daha fazla güç elde etmek için her yolun mübah sayılması, dürüstlük ve güven gibi değerlerin altını oydu. Kapitalist sistemin sürekli "daha fazlasına sahip ol" telkini, bireyi hırslarının esiri yaptı. İyi özelliklerimizi kaybettik, bozulduk. Toplumsal bir yozlaşmanın içindeyiz.

İnsan sosyal bir varlıktır ancak modern hayat ve dijitalleşme insanları yalnızlaştırmıştır. "Ben yapmazsam başkası yapar." ya da "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın." düşüncesi her geçen gün daha da gelişmektedir. Bu duyarsızlık, yozlaşmanın en sessiz aşaması haline gelmiş ve birey içinde bulunduğu topluma, doğaya ve hatta kendine yabancılaşmıştır.


Eğitim sadece teknik bilgi vermek değil, aynı zamanda karakter inşa etmektir. Günümüzde bilgili ama ahlaki derinliği olmayan, sadece kendi çıkarını düşünen "donanımlı" bireylerin çoğalması; eğitimin sadece iş gücü yetiştirmeye odaklanması, eleştirel düşüncenin ve etik değerlerin arka plana atılması pek çok olumsuzluğa da kapı aralamaktadır. Bu nedenle öncelikle yozlaşmayı önlemek için yozlaşmanın farkında olmalı. Sonra da düzeltmenin yollarını aramalı, bulmalıdır. Aksi takdirde bu işin sonu kötüye gidiş, hüsran ve yok oluştur.


Mahremiyetin kaybolması, empati yeteneğinin azalması ve "…gibi görünmek" eyleminin "olmak" eyleminin önüne geçmesi sonucu sürekli onaylanma ihtiyacı (beğeni alma), teşhircilik ve yüzeysellik ortaya çıkmış, sosyal medya ve dijital platformlar, derinlikli düşünme gücünü bireyin elinden almıştır.

Dostoyevski bireysel vicdanın çöküşüne odaklanırken, George Orwell sistemin insanı nasıl öğütüp yozlaştırdığını anlatır.
Vicdan azabının yok olması, aşırı bencillik bireysel yozlaşmaya,
Adalete olan güvenin sarsılması, liyakatsizlik toplumsal yozlaşmaya,
Sanatın ve dilin sığlaşması, estetik kaygının bitmesi kültürel yozlaşmaya,
Yalanın ve hilenin "strateji" olarak görülmesi etik yozlaşmaya neden olmuştur ve olamaya da devam etmektedir.

Ayrıca ne yazık ki yozlaşma günümüzde sadece kötülük yapmak değil, iyiliğin de artık bir "maliyet" veya "risk" olarak görülmeye başlanmış olmasıdır. Bencilleşmek anlamındaki bireyselleşmeye ve yozlaşmaya karşı tepkisizlik, toplumsal yapıyı tehdit eder hale gelmiştir.

Dijital dünya da yozlaşmanın doğasını tamamen değiştirmiştir. İnsanlar karakter inşası yerine imaj inşasına odaklandılar. Artık yozlaşma karanlık arka ara sokaklarda değil, telefonların ekranlarında, herkesin gözü önünde gerçekleşmektedir. Üzülerek görüyoruz ki insanlar mutlu, zengin, entelektüel veya duyarlı görünmek için muazzam bir enerji harcamaktalar. Derinlemesine baktığımız zaman bunun arkasında derin bir boşluk ve yetersizlik hissi yattığını görebiliyoruz.

Aslında yaşananların farkına varabilirsek kendi değerlerimizi korumak hâlâ mümkün. Farkındalık, yozlaşmaya karşı örülen ilk ve en güçlü duvardır. Bir şeyin bizi nasıl dönüştürdüğünü anladığımız an, o dönüşüme müdahale etme şansına sahip oluruz. Ancak bu farkındalığı korumanın, akıntıya karşı yüzmek gibi olduğunu da iyi bilmeliyiz.

Yozlaşma toplumsal bir çürümedir ancak iyileşme her zaman tek bir bireyin "Hayır, ben bu oyunda yokum" demesiyle başlar. Toplumdaki büyük yozlaşmayı durdurmaya gücümüz yetmeyebilir, ancak kendi içimizdeki kaleyi korumak her zaman bizim elimizdedir. İnanıyorum ki dünya ve ülke meselelerini dert edinen, düşünen ve farkındalık arayan her insan, dünyanın daha yaşanılır bir yer olmasına katkı sağlayacaktır.

"Farkında olmak" bir uyanıştır. Bu uyanış gerçekleştikten sonra, dünya size ne kadar "Herkes böyle yapıyor, sen mi kurtaracaksın?" dese de siz kendi doğru bildiğiniz yolda olmanın huzurunu hiçbir şeye değişmemelisiniz. Kral Nemrud’un emriyle İbrahim Peygamber’in ateşte yakılması sırasında ateşi söndürmek için su taşıyan karınca misali “Hiç olmazsa safımız belli olsun.” diyebilmeliyiz.

Şimdi, bugün yaşananlara, dünyada ve ülkemizde olup bitenlere baktığımızda, her gün, her an görülen, duyulan, yaşanılan saygısızlık, kabalık, kavga etmek,   küfretmek, kalp kırmak, kaba-saygısız ve argo kelimelerle konuşmak, gruplaşmak, aşağılamak, fiziksel şiddet uygulamak, cinayetler, savaşlar, sevgisizlik, ötekileştirmeler, aşırı açgözlülük, gençlerin kültürlere özenmesi, yardımlaşmanın yerini çıkarcılığın ve duyarsızlığın alması, anadilin kullanımın bozulması, dinî ve millî bayramların özünden uzaklaşıp tatile dönüşmesi, işyeri isimlerinin yabancı kelimelerden seçilmesi gibi durumlar açık ve net bir şekilde yozlaşmanın belirtileri maalesef.

Ahlaklı, bilgili, eğitimli, soran, sorgulayan, araştıran, inceleyen, başkalarının aklıyla hareket etmeyen bireyler gelişmiş toplumları oluştururlar. Eğitimi olmayan kişi ve toplumlar ilkel toplum olarak kalmaya, yozlaşmaya mahkûmdur.

Toplumun yozlaşmaması için toplumu oluşturan bireyler geleneksel değerlerini koruma kararlılığını taşımalı, görev ve sorumluluklarını yerine getirmeli, Türk kültürünü unutmamalı, geçmişinden günümüze taşınan, maddî ve manevî değerlerin bütünü olan gelenek ve göreneklerin, kültürel mirasın gelecek nesillere aktarılması ihmal edilmemeli, bilgili, eğitimli olarak dinî ve ahlâkî değerlere uygun bir hayat sürmelidir.

YAZARLAR