“Eğri oturup doğru konuşmak.”
Başlıktaki ifadenin doğru biçimi bu.
Bunu çocukluğumda çok duydum.
Kişiler, araları bozuk olsa bile haklı birine “hakkını vermek” için hazırlık ifadesi olarak kullanırlardı. “İstemem dilemem ama adam Allahı’ın doğrusunu söyledi” ifadesindeki tütümün aynısı.
“Düşmanım da olsa bu konuda hakkını yiyemem” diyenler de aynı tütümle bilincin vicdanla hala yola konmuş formülümü kullanırlar.
“Doğru” ne, ne değil konusunda hemfikir olmak insanlık için önemli. Aksi halde herkesin doğrularından oluşan doğrusuzluk, ilkesizlik ve doğrultusuzluk yaratıyor. Bu da, her koyunu kendi bacağından çengele takan kaoslu cehalete sebep oluyor.
Bu zamandaki kaos yönetilebilir kargaşa halini aldı. Hep söylediğim gibi, uluslararası kaosların çoğu mühendislik üreti. Niye derseniz, içinden cevabı çıkacak bir gerçek söyleyeyim; insanlığın savaşlara ihtiyacı yok. Asıl olan yaşamak ve yaşatmak ise, bölüşmenin dışında huzur veren yöntem yok.
Saygıdeğer hocam, Prof. Dr. Vedat Bulut ile sohbet ederken bir soruma cevap olarak şu tespiti aldım; “insan gittikçe bencilleşiyor, hatta gerçeklik algısını yitirirken imece keyfini yitiriyor.”
İmece, yani dayanışma.
Sevgi ve “empatiye” dayalı, hayatı herkesin sayan çetrefilsiz dayanışma.
İnsanca bir hayatın, doğa ile bütünleşebilen, suyun hakkını, toprağın hakkını ve bilcümle var olanın yerliyerindeliğini koruyan bilincin inşaa ettiği düzenlilik. Çok kazanmaktan, herkesin dirliğine oylum açan işleyişten söz ediyorum.
İnsanın aklını, yana döne aradığımız “hakkaniyetten” ıratan her ne varsa yukarıda sözünü ettiğimiz işleyişin düşmanıdır. Akıl hayattaki somut getirilerin hesap-kitap girdisi olduğu sebebiyle “markajı” gerekir dedim hep. Bunun da, fikrin iç dizayn “faktörleri (etkileyenleri)” olan vicdan - merhamet ikilisinin bilinçle eşgüdümüne bağlılığıyla ilgisi var. Aklın kendine manifestosu gibi düşünülmesi gereken bu durum “bireyciliğin” “bişeycilik” ile berkitilmesi sebebiyle yaşanamadığı kanaatindeyim.
Bencillik açtığı yaralara çaresizlik eken, canlının doğasına aykırı haldi. Buna sosyal varlık ve anlam doyumu açısında ölümdür desek de olur. Bir defa, hayatta kalma çabasının “beyhude” bir yorulma, hayatın da “çekip gitme” serüveninin ta kendisi olarak sanılmasına sebep oluyor.
Bencilikten kaçarken tutulduğumuz sağanaklar çok çeşitli. Bunlardan biri “ezmeye müsait güçlü olmak” hırsı. Bunun barındığı “halet-i ruhiye” güçlünün gemisini kurtardığına şahit olan bilincin ürünü. Öyle ya, madem “küçük balıklık” riskli tayfa “jargonu”, potaya girmemek adına fıtratı çizmek beşer için “mübahtır.”
Daha da önemlisi, düşünmek, bilmek, hissetmek ve davranmak esaslı hayat becerilerini, “ihsan edenler” bilgisinden öğrenmeyi daha kazançlı ya da güvenli görmek hafifliği gün geçtikçe daha dazla gözlemlenen yanılsamadır.
Özellikle, temel ihtiyaçların üretimi, ulaşımı ve dolaşımı özelinde yaşanan sıkıntıları gidermekten ziyade “hakim olmak”, “sahip olmak” ve “pazarın işleyişini sağlama almak” hatta “getirisini yüksek kılmak” için, insan doğasını bile zorlayan yöntemler geliştirilmiştir. Elbette, kişiler, şirketler, devletler ve “kanki devletler birliği” tarafından.
Burada, insanın birey olmanın özgünlüğünü, özgürlüğünü ve hayatın tadını yitirdiğinden söz etmek mümkün. Ne üzücüdür ki, yakın gelecekte çatacağı “robotlar çöplüğündeki” didişmede kaybedeceği hissine kapılmış insanı “direnen” ve “hayatı savunan” diriliğe çağıran her şey “tü kaka” reyonlarında edebi metinlerle insanın endişelerine iliştiriliyor.
“Değer” geleneksel nitelik taşımakla birlikte “evrensel” tütümlüdür. İnsan kendisini farklı göreçler ile seyreder, değerlendirir, “varının” “yokunun” altını çizer. En nihayetinde insan, “değerler” dediğimiz “kıyas ölçütleriyle” ölçer, kendine olan görevlerini tasarlar, bunları yerine getirmeye çabalar. Bunu bilenler, işin ta başında müdahale ederler. Bundan doğan sonuç insanın kaliteli (anlamlı) hayat sürmesinden ziyade korkularını “korkutanların” evreninde yönetmeye dair beceri geliştirir.
Bundan sonrası önce akıl, fikir, ruh, beden ve doğa bileşimli kendimize haksızlıkla süslü savrulmadır. Bizi, başkalarının haklılığını görmekten, onu tasdik ve taktir etmekten mahrum eden zavallılık da bu savrulmanın atmosferidir.
Hem de, ölü toprağı misali sarıp sarmalayan boşluk. İnsanı mutsuz eden “değersizliğin” de dal budak salındığı koşaradım yaşanan “sanal özgürlük” boşluğu.
Doğru, ilkenin başıdır.
Değerler doğrular mahalinde herkesinlik kazanır. Buna evrensellik denebilir. Dayanışma da bunun beslediği eylemliliktir. Bizlerin “imece” dediğimiz bu eylemlilik, dünyanın acil ihtiyacı olan bir al-ver işidir. Sevgi ve daha çok halden anlamayı içeren “empatiyi” doğuran da bunun lezzetidir. Verdiği güç ve yarattığı barışlı dünya da cabası.
Kazanmak denen “elde ediş”, çiğ bir “mekaniklik” değil de, doyum sağlayan yüksek değeri, yani anlamlılığı inşaa etmeye everilir. Kim kazanırsa kazansın “kaybedeni olmayan” bir başarıdan söz edilen ortam herkesin hizmetindeki hazine olur. Böylece, “biriktiriliklerimiz” ile beslenip başımıza bela kesilen “bencillik” hastalığı da tarihin çöplüğüne akıp gidebilir.
Dolayısıyla, “ezici güç” için harcadığımız her şey “insanlığın geleceğinden” çalınmamış olur. Daha da güzeli, insanın kendini kendine büyük ancak tam göstermeyen “dev aynası” kırılır gider.
Hatta, umut tacirleri, kin/kibir bezirganları ve “nadir metal” sevicilerinin yukarıda “jargon” sözcüğü ile çağrıştırdığım “külliyatı” da tedavülden kalkmış olur.
Kim bilir belki de sahip olduklarımızın kölesi olmaktan kurtuluşumuzun yolu açılır, sahip olmak asalet tüter.
İhtiyaç, ihtiyaçlaşır, varlık varlaşır.
Yokluğun öğreticiliği türküleşir.
Umut bu ya, savaşlar biter.
İnsan ölümü tam bilir, öldürmeyi unutur.
Gerçeğe hü, Allah eyvallah!
Abbas Turan
Ankara, 13 Mart 2026



