Bugün, 28 Eylül 2021 Salı

Ömer Çakmak


SIRTIMIZDAKİ YÜK!

Ömer çakmak yazdı...


SIRTIMIZDAKİ YÜK

 Seher vakti bir yola çıkılmış. Hava biraz serin, hafiften rüzgar esiyor. Mevsim ilkbahar. Karlar, düşen cemrelere dayanamayıp yeni yeni erimeye başlamış. Etrafta damlayarak süzülen suların derelerde biriken coşma sesleri. Yeryüzü hafiften yeşil elbisesini giymeye başlıyor. Belli yerlerde büyüyen kardelenler geri çekilip yerini altın sarısı çiğdemlere bırakmaya başladı. Bahar geliyor. Toprak, üzerindeki beyaz yorganını hafiften atmaya, yeniden uyanmaya başladı. Açan çiçekler doğanın yeniden ayağa kalkma telaşının bir göstergesi.

 İnsan ömrü mevsimlere ne kadar benziyor. Çocukluğu bahar, gençliği yaz, olgun yaşı sonbahar ve ömrünün son demi yaşlılık ise bir kış gibi. Uzaklardan bir yerlerden gelen şöylesine bir dünya adlı hana uğrayan garip bir yabancıyız. Her şey elimizde emanet iken dünyayı yurt edinme telaşı ile geçici olduğunun farkında olmayan bir emanetçi yani insan adlı bir canlıyız. Ya da öyle olduğumuzu düşünüyoruz. Bu insan profili içerisinde dünya hanına gelirken sırtımıza bir heybe vermişler. Yolunuz uzun, vardığınız yerde aç susuz kalmayın azığınızı da alın demişler. Bizler bu heybeyi doldurma telaşındayız. İçimizde tecrübeli olanlar var. Tecrübelilerimizden nereden gelip nereye gittiğini bilenler hem kendi heybelerini dolduruyor hem de insanlara ne doldurması gerektiğini söylüyorlar. Bizler han duvarlarının nakşına dalıp gittik. Gideceğimiz yerde işimize yaramayacak şeyleri; göze ve nefse hitap ediyor diye doldurma telaşındayız.

 Biz böyle ağzımız açık aval aval bakıp dururken bizi Hak ve Hakikat namına uyaranlar yanında, ne yol ne iz bilen bilgisizliğinin en korkuncu olan, bilmediğini bilmeyen bir güruh var. Bize iyilik etmek isteyen bu ahmak taife, etraftan duydukları üç beş güzel kelimeyi de ağızlarına sakız etmişler. Bizlere biraz masumiyet maskesi ile biraz da Rızai ilahi musikisi ile yanaşıyorlar. Bu dünyan denilen handa bizi görünce kendi heybelerini bırakıp, bizim heybelerimize taş doldurma telaşına düşüyorlar. Orada ne buldularsa bize veriyorlar. Buna karşılıkta maalesef bizim sırtımıza biniyorlar. Bu meymenetsizler yüzünden artık ilerleyemiyorsunuz. Ne bir adım atabiliyor ne de ayağa kalkabiliyorsunuz. Tabii siz ilerleyemeyince de ellerine kızılcık sopaları alıyorlar. Bazen duygusal olarak bazen de heyecanla kafanıza hem de  aşk ile bir güzel nakşediyorlar. Dönüp ne oluyor dediğinizde sizin iyiliğiniz için yapıyoruz çünkü  sizi seviyoruz demeye başlıyorlar. Bakıyorsunuz ki yük taşıyan siz, aç susuz kalan siz, bunun üstüne dayak yiyen de siz. Hay senin sevgini de diyorsunuz ve şöyle içinize yönelince bunları sırta alanında bu hale getirenin de kendiniz olduğunu fark ediyorsunuz ancak sırtınızdan da atamıyorsunuz. Bir de bakıyorsunuz ki gücünüz kudretiniz bitmiş çünkü ömrünüzün sonbaharına kapı aralamış sonbahar mevsimindesiniz. Siz de sırtınızdaki yükü de taşları da yorgan ediyor yola devam diyorsunuz. Yüklerin gideceğiniz yerde işe yaramasını ümidi ile çile çekiyorsunuz. İşin garibi de bu çer çöp ile sırtınıza binen mendeburların sizi kurtarmayacağını da biliyorsunuz. Bir bakıyorsunuz ki mevsimler geçmiş. Ne baharı ne yazı ne de sonbaharı hissederek yaşayamamışsınız. Ve önünüzde çetin bir kış sizi bekliyor.

İnsan adı ile başladığınız bu yola başka bir mahluk adı ile devam ederken yeniden insanlığın farkına varmak için gayret ediyorsunuz. İnsan muhteşem bir varlık ama ipin ucu bazen sizin elinizde olmuyor. Tabi bu da çok yoruyor. Siz yüklerden kurtarmak için bu ipleri zamanında kesmeyince gün geçtikçe gücünüz düşüyor ve ip sizi idam sehpasına doğru çekip götürüyor. Farkında olmak kurtuluş ümidinin göstergesi. Eğer kış gelmemiş ise kurtulma ümidi var. Öyleyse silkelenip yükleri atma zamanı…