Bugün, 26 Ekim 2021 Salı

Ömer Çakmak


BAKIŞ

...


BAKIŞ

Yaşamak, etrafımızdaki şeylerin şuuruna erdikçe bir dua olur. A. Hamdi TANPINAR

Otobüsle çarşıya giderken insanlara bakıp nasıl bir dünyaları var acaba diye düşündünüz mü? Birlikte seyahat ettiğiniz insanların yüz ifadelerine bakınca herkesin bir derdi olduğunu hissedersiniz. Herkesin ayrı bir o kadar da bağımsız dünyası var. Bir yerde şöyle bir ifade okumuştum; 19.y.y.’a kadar insanlar hiçbir zaman dakikalar, hatta saatler boyunca tek bir kelime etmeden birbirlerine bakmak zorunda kalmamıştır. Ne kadar doğru değil mi? Her gün otobüste, çarşıda hatta tüm kalabalık ortamlarda birbirimizin yüzüne bakarak birbirimizden habersizce yaşıyoruz. 

Malumunuz özellikle metropolde yaşamak zordur. Çünkü her zaman tetikte olmanız gerekir. Tüm duyular aktive edilmiş her zaman uyanık olmaya ayarlıdır. Şehir de maddiyatçı refleksler daha fazla öne çıkıyor. İleri derece de tüketim odaklı bir hayat var. Metropol yaşamı modernliğin tüm göstergelerinin ete kemiğe büründüğü bir alan. Metropol küresel karşılaşmaların finansal dalgalanmaların, mekân savaşlarının, alış-veriş çılgınlığının, hesapçı atraksiyonların zirve yaptığı, sosyal ve mekânsal içselleştirmeyi de temsil ediyor.

 Böyle bir yerde yaşayan insanlar birbiri ile temas eden ancak birbirine nüfuz edemeyen bir türü ortaya çıkardı. Artık bu modern çağda sosyal hayat dahi mekanik bir kisveye büründü. Öyle bir hale geldik ki menfaat harici bir araya getiren, birbirine katlanmaya neden olan hiç bir şey kalmadı. Herkes menfaat odaklı yaşamaya başladı. Böyle bir hayat ise önce insanlara sonra kendimize yabancı olmamıza neden oldu. Mutlu olmak, nefsimizi tatmin etmek içinde yabancı olmaya ihtiyaç duyduk. Çünkü yabancı kişi en çok kalabalıkta kendini rahat ve mutlu hisseder. Bunun sebebi ise kalabalık yabancıyı görünmez kılar. Aynı zamanda insanın tuhaflığını da ortadan kaldırır. Şehirlerdeki insan yabancılaşınca birbirimizin yüreğine dokunamaz hale geldik. Bu sayede de dışarıdan gelen, kültürü farklı olan yabancılarla da normalmiş gibi yaşamaya alıştık. İşin aslı kendimize yabancılaştık. Yabancı ise çoğunlukla emin olunamaz niyetlerle hareket eden biridir. Ne yapacağımız belirsizleşince şimdilerde kimseye karışmıyoruz. Belki de tarihte kamusal alan kavramı hiç bu kadar genişlememişti. Şimdi gönüller ve kalpler halden hale dönerken, bir yandan da hiçbir şeye şaşırmıyor, heyecan duymuyor hayata ve olaylara karşı umursamaz bir tavır sergiliyoruz.

 Değişen hallerimiz gönüllerimizi dumura uğrattı. Yorulan gönüller inzivaya çekildi. Diğer insanlarla beden olarak yakın olsa da gönül olarak uzaklaşıldı. Oysa insanın karşısındaki ile gönül mesafesi azalınca karşısındaki insan kendine ayna olur ve kusur değil kendinde olanı yani güzelliğini görmeye başlar. Uzaktan yüzü, ağzı dişleri görürken yakından gülmeyi, bakışı, konuşmayı görür. İşin özü insan beşeri bir göz ile bakınca bir insanı, gönül gözü ile bakınca dostu görmeye başlar. İnsanın içten bakışı ile her şey güzelleşir ya da çirkinleşir. Kasvetli bakanlar etrafı karanlık tek renk simsiyah görürler. Oysa daha dikkatli seçkin, merhametli baksalar her şey gerçek rengi ile görünecektir. Bu merhamet gözü ile bakanlar Yunus’un Mevlana’nın bakışı ile baktığı için insanda yaratılanda yaratanı görme ulviliğine erecek ve Yaratılanı severiz yaratandan ötürü sırrına da erecektir.