Bugün, 19 Eylül 2021 Pazar

Ömer Yıldız


ASLINDA HEPİMİZ...

Ömer Yıldız Yazdı...


Aslında hepimiz biraz Şamanist biraz Müslümanız (1)

İslam’ın ilk muhatabı olan Arablar dâhil, Müslüman olan tüm kavimler daha önceki dinî ritüellerini ve kültürlerini tamamen terk etmeyip bir şekilde yeni hayatlarına taşımışlardır. Bu şekilde eskiye ait gelenek ve inançlar İslamlaştırılmış ve gündelik hayatlarında yaşatılmaya devam etmiştir. Tarihsel ve sosyolojik bir gerçeklik olarak inançlar kendiliğinden hiçbir zaman yok olmazlar, yeni ortamlarda yeni inançlarla birleşerek yeni yorumlara dönüşüp varlıklarını sürdürürler.  

Prof. Dr. Celalettin Vatandaş, Vahiyden Kültüre isimli eserinde olayı;  ‘Hulefa-i Raşidin döneminde başlayan fetih hareketlerinin hızlı gelişmesi sonucu, İslam dinini sahabe gibi özümsemeden Müslüman olan topluluklar, kendi inanışlarındaki bazı eski dini anlayışlarını sanki İslamdanmış gibi terk etmediler. Emeviler’in baskıcı politikaları Yunan (Helenistik), İran, Hint ve diğer felsefi eserlerin yoğun çevirisi ve hemen akabinde Müslümanların büyük bir bölümünün Kur’anî çizgiden ayrılarak, başta tasavvuf olmak üzere çeşitli ekollere yöneldikleri bir hakikattir’ şeklinde ifade eder.

 “Halk Sünniliği, her ne kadar belli ölçüde kitabî İslam’a sadık olsa da, bünyesinde geleneksel bazı inançları, eski mitolojik unsurları da barındıran, özellikle de sıkı bir “evliya kültü” üzerine oturan bir Sünnilik demektir. Üstelik sadece Türkiye’de değil, Türk dünyasındaki halk içinde de bunlardan izler bulmak mümkündür. Evliya kavramına ve Evliya türbelerine bu kadar itibar edilmesi, bu kadar saygı gösterilmesi, ziyaret usul ve erkânı, anlatılan menkıbeler bu Sünni halk kültürünün içerisinde çok yaygındır. Bu evliya kültünü tasavvufun teorik kavramından da ayrı müteala etmek gerekir. Çünkü bizim halkımızın evliya algısı, eski Türklerdeki ‘atalar kültü’ damgasını taşır. Ayrıca halk Sünniliğinin bazı telakki ve inançları Alevi-Bektaşi geleneği ile de örtüşür. Sünni gelenek içinde “Hurafe” dediğimiz şeyler Alevi-Bektaşi inanç yapısından, mitolojisinden çok farklı değildir. Söz konusu benzerlik bu iki anlayışın aynı kökenden geldiğini gösterir.” (A. Yaşar Ocak, Arı Kovanına Çomak Sokmak, s: 209)

Müslümanlıktan önceki kültürlerin nasıl İslamlaştığı ile ilgili olarak Prof. Dr. Ergün Yıldırım şu tespiti yapar: İslam kültürü Kuran ve sünnetten ilham alır. Dönemin örf ve geleneklerinden yararlanarak oluşur. İslam ümmetinin tarihi yolculuğunda ve medeniyet serüveninde geliştirdiği bir yaşam felsefesidir. Büyük çevre kültürler, İslamın yeniden yapılandırdığı, ürettiği, yorumladığı ve kendisiyle en azından uyumlu hale getirdiği bir yapıya dönüşürler. Pers kültürü, Türk Kültürü ve Arap kültürü İslamlaşır. Nevruz bunun en iyi örneklerinden biridir. Hz. Ali ile Hz. Fatma’nın evlilik tarihi, Âdem ve Havva’nın karşılaştığı gün, Hz. Yunus’un balığın karnından çıktığı gün olarak yorumlanır ve İslamlaşır. Müslümanlar da o bölgesel tarihi geleneği kendi anlam dünyalarına yerleştirmiş olurlar.

Müslümanlık öncesi kültürün günümüze taşınmasında önemli bir yer işgal eden olgudan birincisi Tasavvuf/Tarikat kanalıdır, bir diğeri ise “veli kültü”dür. Türklerin Müslümanlıktan önceki dini Şamanizm mistik ilkeler içermektedir. Türk İslam düşüncesinin ayrılmaz bir özelliği olan mistik ve tasavvufi eğilim buradan gelmektedir. “Anadolu İslamı” denilen şey de bundan başkası değildir. Bu bağlamda “Veli” kavramı, Türkler’in İslam öncesi dinlerinden Şamanizm, Budizm, Zerdüştilik, Mazdeizm, Maniheizm ve Hıristiyanlık gibi inançların tesiriyle Müslümanlığa taşıdıkları  kavramlardan bir tanesidir.  Öyle ki Allah’ın dostu, yakını olduğuna inanılan bu kişilerin olağan üstü kuvvet ve kudretlerinin olduğuna, sağ veya ölü insanlar ve işlerinde tasarruf sahibi mitik güçleri olan bir kişi olduğuna inanılır.  Böyle bir anlayışın varacağı son nokta veli denen kişinin kutsanması ile sonuçlanacaktır.

Yukarıdaki anlamıyla Müslümanlar arasında yaygınlaşan bu veli kavramının menşe itibariyle İslamiyet’le bir ilgisi yoktur. Dikkatle bakıldığı zaman Hıristiyanlıktaki aziz kültü” ve İslam’dan Önceki putperest kültürlerle yakın bir alakası vardır. Türklerdeki veli inancının, Şamanların harikulade insanlar olduklarına, ruhlar ve gizli güçler ile ilişki kurup onlara istediklerini yaptırabildiklerine inanılan Müslümanlık öncesi dönemden tevarüs ettiği söylenebilir. Zira eski Türk Şamanları incelendiğinde bunların Türk veli tipine çok benzediği görülür. Gelecekten haber veren, hava şartlarını değiştiren, felaketleri bertaraf eden yahut düşmanlarına yönlendiren, hastaları iyileştiren, göğe çıkıp uçabilen, ateşte yanmayan, suda yürüyen Türk Şamanları bu hüviyetleriyle Müslümanlık sonrası veli veya evliya kılığına bürünerek bir tür reankarne olmuştur.  Ayrıca Türklerin veli tasavvurunun oluşmasında “atalar kültü”nün de etkisi yadsınamaz. Ata öldükten sonra onun ruhunun üstün bir takım güçleri olduğuna inanılır ve ondan şefaat beklenirdi. Bu üstün ruhani güçlerle mücehhez insan tipinin Müslümanlıktaki veli tipi arasında ilgi kurulmasında güçlük çekilmedi. Buradan hareketle Kur’an’da mucizeler gösteren peygamberler ile kendi din adamlarını benzeştirdiler.

                                    

A. Yaşar Ocak’ın tespitiyle,  10 ve 12. asırlarda İslamiyet Orta Asya’da yayılırken tekkelerin çoğu eski Budist manastırlarının yerine yahut yakınlarına yapılıyor, zamanla manastırdaki azize ait menkıbeler, yerli halkla ilişkiler kurmada kolaylık olması için İslamî bir hüviyete dönüştürülüyordu. Bu usul hem Anadolu’da hem de Rumeli’de tatbik edildi. Bu defa tekkeler Hıristiyan manastırlar yakınına veya yerine kuruldu ve Hıristiyan azizlere ait menkıbeler Müslümanlaştırıldı. Mesela Hacı Bektaş’ın Suluca Karahöyük’te kurduğu tekke burada yaşayan Hıristiyanların takdis ettiği Saint Charalambus’a ait kilise ve kültürü İslami bir şekle büründürüldü. Bu örnekler çoğaltılabilir. Yine Ocak’a göre; Hızır yahut Hızır-İlyas kültü, her ne kadar İslâmi bir temelden kaynaklanıyor gibi görünse de, iyice ve derinliğine incelendiği zaman, gerçekte yabancı ve değişik bir mahiyet arz etmektedir. Hızır denilen insanüstü bir varlığın şahsında oluşmuş bu kült esasta, Türklerin ve diğer İslam milletlerinin katkılarıyla Müslüman kültürü çerçevesinde teşekkül ettirilen bir tür kaynaştırma (syncretisme) dır. Hızır yahut Hızır-İlyas kültünün yüzyıllardan beri bu derece yaygın ve canlı kalabilmesinin temelinde hiç şüphesiz, kabul gördüğü her yerde eskiden mevcut benzer tipleri kendine uyarlama becerisi yatmaktadır.  (Devam edecek)