Yaşar ÖZEL İle Söyleşi...
Alaattin POLAT´tan Türk Sanat Müziği Sanatçısı Yaşar ÖZEL ile yapılmış muhteşem bir söyleşiyi okurlarımıza sunuyoruz...
Tarih: 23.2.2019 17:13:33/ 6230okunma / 0yorum

UZUN İNCE BİR YOL
KARAYOLLARINDAN SAHNELERE
 
Türk Sanat Müziği Sanatçısı
Sayın Yaşar ÖZEL İle Söyleşi

                                                                                                  Sarıyer-İstanbul

 Türk Sanat Müziğinin duayenlerinden Türkiye´nin Ses Kralı ve unutulmaz şarkılara sesiyle yorumlarıyla hayat veren Sayın Yaşar ÖZEL´in Eski bir Karayolcu olduğunu öğrendiğimde doğrusu hem şaşırdım hem de çok mutlu oldum. Bu büyük sanatçının Karayollarından çıkmış olması bir Karayolcu olarak beni gururlandırdı. Biraz araştırma yaptığımda; kendisinin bu teşkilata 16 Mart 1953 yılında Diyarbakır 9. Bölgede (Diyarbakır) Alet Operatörü olarak işe başladığını 1956 yılında Genel Müdürlüğe tayinle, geldiğini, Etüt Proje Fen Heyetinde 1959 yılına kadar ressam olarak çalıştığını öğrendim. Kendisine ulaşıp röportaj talebimi ilettiğimde teklifimi “memnuniyetle” diyerek kabul etti.

Sayın Yaşar ÖZEL´in İstanbul Sarıyer´deki evine gittiğimde, kısa bir sohbetten sonra, Karayollarına başladığı ilk memuriyet fotoğrafını ve kendi el yazısını gösterdiğimde çok duygulandı. “60 yıl sonra Karayolları kapımı çalıyor, duygularımı size anlatamam, ben bir Karayolcuyum” derken sesi titriyordu. Yıllar öncesine gitmişti, özellikle karayolları ile ilgili sorularımda adeta geçmişi yaşıyordu. Veda zamanı gelince bizleri dış kapıya kadar yolcu etti. Bahçe kapısına vardığımızda hala arkamızdan bakıyordu.

Söyleşi esnasında Sayın Yaşar ÖZEL´in anlatımlarında kuruluş yıllarının, karayolları çalışanlarının en alt kademesinden, en üst kademesine kadar hepsinin vefa, samimiyet, hoşgörü ile çalışma azimlerini gördüm. Yine bu insanların nazarında bu teşkilatın bir mabet gibi kutsal olduğunu gördükçe, bir kez daha Karayolcu olmanın haklı onurunu ve gururunu yaşadım.

 Bu Kadar Yürekten Çağırma Beni, Avuçlarımda Hala Sıcaklığın Var, Hani Yosun Renkli Gözlerin Olacaktı Senin, Sanki Seninle Kırk Yıllık Dost Gibiyiz İkimiz, Arıyı Çiçek de Dalda Sevelim, Mademki Gidiyorsun Bırakıp Bur da Beni, Gülünce Gözlerinin İçi Gülüyor, Bir Dünya Yarattım Yalnız İkimiz İçin,  Sen Mevsimler Gibisin, Geçsin Günler Haftalar Aylar Mevsimler Yıllar ve daha birçok şarkıya eşsiz sesiyle hayat veren ve gönüllerde taht kuran Eski bir Karayolcu, Türkiye´nin ses Kralı Sayın Yaşar ÖZEL ile birlikteyiz.

Sayın ÖZEL, öncelikle doğduğunuz ve çocukluğunuzun geçtiği Diyarbakır´dan ailenizden bahseder misiniz?

Diyarbakır´da orta halli bir ailenin çocuğu olarak Urfa Kapısına yakın bir semtte 1934 yılında doğmuşum. Nüfus kaydımda Peder Erganili olduğu için Ergani´de doğmuşum diye biliniyor. Aslında Diyarbakır´da doğdum. Ergani´de bağlarımız bahçelerimiz vardı. Çocukluğumuzda tatillerde bağa, bahçeye giderdik.  Tatilimizi orada geçirir sonra dönerdik. İlkokula İsmet Paşa´da başladım. Gazi okulunda devam ettim.

Ailem hatta sülalemiz dericiydi. Yani deri imalatı yaparlardı. O yıllarda Diyarbakır´da dericilik ileriydi. Urfa, Antep, Mardin, Elazığ ve çevre illere deriler gönderilirdi. O zamanlar Diyarbakır, Sur´un içinde düşünülüyordu. Sur´un dışında resmi binalar vardı. Hükumet konakları, okullar, kurumlar vb. mevcuttu. Dışarıda, batıya doğru gidildiğinde bağlar, Sur´un Urfa Kapısı´ndan çıkıldığı zaman Ali Pınar ve Hava Meydanı vardı. Hava meydanı çok popülerdi. O zaman havacı astsubay yetiştiriliyordu. Bir ara bende çok heveslendim, havacı olmak istemiştim.

Henüz ilkokul çağlarında müziğin içinde bulunuyorsunuz özellikle Diyarbakır´da yapılan fasıl heyetleriyle tanışıyorsunuz ve ilkokul öğretmeniniz sizi keşfediyor. O dönemi anlatır mısınız?

Müziğe ilkokulda başladım daha doğrusu ud çalan bir kiracımız vardı. Beni çok severdi ve yanından ayırmazdı. Onunla kulaklarım doldu İlk müzik feyzimi o hanımefendiden Rasim´e Abla´dan aldım.  O yıllarda, Diyarbakır´da şehir sineması vardı. Yani hem tiyatro hem de sinemaydı. Türk sanat müziği fasılları yapılırdı. Bu fasıllar batı enstrümanlarıyla yapılıyordu, viyolonseller, piyanolar, akordeonlar, kemanlar ve ayrıca kanun ve udlar vardı. O hanımefendi elimden tutar, beni de götürürdü. Bir kenara oturur onları izlerdik. Beş-altı hanım olurdu. Özellikle onlar önde otururlar, fasıl geçerlerdi. Fasıl bittiği zaman teker teker çıkar, solo yaparlardı. Türk Sanat Müziği, hem de Klasik okurlardı. O dönemlerde kulaklarım Türk Sanat Müziğine karşı dolmaya başladı.

Sonra okula başladım, ilkokul hocam beni keşfetti. Müzik dersinde mutlaka okurdum. O yıllarda Diyarbakır´da 7 tane okul vardı. Bu yedi okulun hangisinin müsameresi olsa, öğretmenimin öğrettiği parçaları çıkıp okuyordum. Ama benim şansım, kiracımızın musikiyi bana işleyişi, sonrasında ise ilkokul öğretmenimin daha da geliştirmesi, hatta Başöğretmenim Denizlili Fehmi Yalın, nur içinde yatsın, Böyle Atatürk´e benzeyen bir yapısı ve kalın bir sesi vardı. 4. Sınıftaydım, gelir beni sınıftan alır, kendi odasına götürür, İzmir´in ve o yörenin kahramanlık türkülerini bana öğretirdi. O bende çok yer etti ki, benim şimdi okuyuşumda belki de fark edebilirsiniz, o vurgular çok önemlidir. Ege´nin vurgusunu okuyuş tarzımda sezebilirsiniz. Bir müzisyen ailenin çocuğu değilim ama şansım itibariyle bu hususta çok iyi pozisyonlar buldum.  Mesela o zamanlar bütün kahvehanelerde köşe bucak bir sürü taş plaklar dinlenirdi.Örneğin Celal Güzelses´in Diyarbakır´da, Urfa´dan Cemil Cankat´ın, Malatya´dan Fahri Kayahan´ın plaklarını dinlerlerdi. Onlarda ilgimi çekiyordu ama bu taraf daha fazla ilgi alanıma giriyordu.

Sonra ortaokulda sinemada çalışmaya başladım. Bir filmi 20-30 defa seyrediyordum. O zamanlar Arap filmleri vardı. O filmlerde SadettinKAYNAK´ın eserlerini, Müzeyyen SENAR ve Safiye AYLA okurlardı. Onları ezberledim. O zamanlar daha 14 yaşlarındaydım. Türk Sanat Müziğine karşı ilgim öyle gelişmeye başladı.Diyarbakırlı olarak Türk Sanat Müziğine ilk adımı atanlardan biriyim. Hatta ilk benim. Benden sonra yeni arkadaşlar olmuştur.

1953 yılında Karayolları 9. Bölge (Diyarbakır) Müdürlüğünde Alet Operatörü olarak işe başlıyorsunuz? Sonra Ressamlık kadrosuna geçiyorsunuz? O günlerden bahseder misiniz?

Liseden sonra Karayolları Diyarbakır 9.Bölge Müdürlüğünde 6 aylık bir Operatörlük kursu açıldı. Kursa 25-30 kişi katıldık. Ekipte çok zorlu koşullarda çalıştık. Çoğu dayanamadı bıraktı. Kurs bitiminde 7 kişi kalmıştık. Ama sebat ettim, kursu başarıyla bitirdim. Teodolitler, nivolar ve birçok etüt aletini kullandık. Kurstan sonra operatör olarak yapım şefliğinde vazife verdiler. O zamanın parasıyla 16 lira yevmiye veriyorlardı. Ama araziye çıkarsam 4 lira zam alıyordum. Sonra, araziyi tercih ettim ve Urfa´ya gittim. 1953 yılında Türkiye´de ilk defa Etüt Projenin birkaç ekibi vardı. O ekiplerden biri Diyarbakır´da muhtelif yerlerde etütler yapıyordu. O tarihlerde, Türkiye´de Dünya standartlarına uygun 1.sınıf yol Urfa-Cizre Yolunda yapıldı. 325 km´lik yolun ilk etüdünü ben yaptım. Urfa´dan başladık;Mardin´e, Nusaybin´e kadar bir sürü menfezler, köprüler ve yolların etüdünde operatör ve ekip şefi olarak çalıştım. Başımızda çok değerli bir yüksek mühendis vardı, ismi Mihar ARPACAN idi. Yolda şev kazığı tatbikini falan Amerikan sistemi içerisinde orada ilk biz gerçekleştirdik.  O yollarda çok çalıştım çok emeğim vardır.

 Yıl 1956 Yüksek tahsilinizi yapmak için Ankara´ya tayininiz çıkıyor ve Karayolları Genel Müdürlüğü Etüt Proje Fen Heyeti Müdürlüğüne geliyorsunuz, Ankara´ya geldiğiniz ilk günü hatırlıyor musunuz?

1956 yılı içerisinde Yüksek tahsilimi yapmak için Genel Müdürlüğe tayin istemiştim. Diyarbakır 9. Bölge´den ayrıldım o yıllarda 20 yaşlarındaydım. Ankara´ya ilk geldiğim gün Anafartalar´da Atatürk Heykeline yakın bir sokak vardı, (Temiz Sokak) orada Temiz Otel vardı orada kaldım.

Karayolları Genel Müdürlüğüne geldiğimde, Etüt Proje Fen Heyeti Müdürü olan Muzaffer ULUŞAHİN´in bana çok yardımları oldu. Beni yanına alarak Genel Müdüre çıktık. Genel Müdür “Derhal bu çocuğun işi yapın!” diye talimat verdi. Etüt Proje Fen Heyetinde işe başladım. O zaman Genel Müdürlük Binası Tuna Caddesindeydi. 20-25 metre uzunluğunda bir salon vardı. Bütün hesapçılar, ressamlar bu salonda idiler. Sağ tarafta hesapçılar, sol tarafta ressamlar vardı. Bende ressamlar tarafına dâhil oldum.

 Sayın ÖZEL Karayollarında çalışırken bir yandan da özel dersler alıyorsunuz? İlk hocalarınızdan ve bu çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

İşe başladım. Ankara çok büyük, etrafı tanımaya çalışıyorum. İmkânlar ve şartlar çok iyi ve bazı kişilerin bana yakın ilgi göstermesi özelliklerimi ön plana çıkardı. 1956 yılının sonlarına doğru özel dersler almaya başladım Ondan sonra müracaatlarım oldu. Radyoya girmeye çalışıyorum. Tanıdıklarım var birisi de Ankara Radyosundan Udi Halil Aksoy´dur. Kendisi, Behiye Aksoy´un eşi olur. Ayrıca yengemin akrabası olur. O vesileyle Halil Aksoy´ la görüştüm. Beni Sadi Hoşses´ e gönderdi. Sadi Hoşses çok meşgul o zamanlar. Sıhhiye´de Serçe Sokak´ta dükkânı vardı, çelik eşyalar falan satıyordu. O da Fahri Kopuz´la görüşmüş; beni ona gönderdi.  Fahri Kopuz´a gittim beni çok beğendi. Aşağı yukarı 1,5 sene kadar Fahri Kopuz´la beraber çalıştım. Tüm klasikleri ve neoklasikleri Fahri Hocadan geçtim. Ara sıra radyo faslını idare ediyordu. Tabi o fasılda bende sami olarak gidip oturup dinliyordum. Fahri Kopuz beni radyoda Kemençe Hocası Vedia TUNÇÇEKİÇ´le tanıştırdı,  Vedia Hanım;  bu çocuğun çok güzel sesi var, epeycedir bende, ben yapacağımı yaptım artık öteki taraf sana kalıyor, sana gönderiyorum dedi. Vedia Hanımda olur hocam dedi. Sonra Bahçelievler´de ki evine gittim. Orada 20-30 talebesi vardı. Bana bir şarkı okur musun dedi. Fahri Kopuz´da geçtiğim Basmacı Abdi Efendi´nin “Senin Aşkınla Çâk Oldum”  rast şarkısını okudum. Tabi herkes parmak ısırarak baktı. Değişik bas bir ses, şarkıyı çok düzgün okudum. Hoca çok beğendi ve devam ettim. Vedia Hanım aynı zamanda konserler veriyordu sonra o konserlerde solistlik yapmaya başladım.

Yıl 1957 Ankara´da ses müsabakası yapılıyor ve Türkiye´nin ses kralı seçiliyorsunuz, hatta ertesi günkü bir başka yarışmaya da giriyorsunuz orada da birinciliği alıyorsunuz. İki ayrı müsabaka ve ikisinde de Birinciliği siz kazanıyorsunuz.  Türkiye´nin Ses Kralısınız. Bu yarışmadan bahseder misiniz?  Hayatınız nasıl değişti?

Karayollarında çalışırken bir yandan da özel derslerim serbest çalışmalarım devam ediyordu. Radyoya gireceğim aklımın ucundan geçmiyordu. 1957 yılında artık çok popüler olmuştum.Ankara´da o zaman radyodan başka hiçbir şey yok, varsa yoksa radyoydu. Konser olduğu zaman, bütün herkes konsere koşuyor. Gençlik Parkında büyük Sinema diye bir yer vardı, iki defa konser yaptık. Hocayla beraber olduğum dönemde, Sadullah Ağa ve Mihriban diye 3. Selim´den parçalar okuduk. İşte böyle bir popülarite içerisinde bu müsabaka (yarışma) olayı gündeme geldi Biri yukarıda İnci Gazinosu, At pazarı Hacettepe sırtlarında, diğeri ise Çamlık Senar Gazinosu, Gençlik Parkındaydı. Önce 2 Ağustosta Esen Park´ta ki yarışmaya girdim 1. gelerek Kral oldum. Ertesi gün İnci Gazinosunda yarışma vardı. 16 kişi finale kalmıştı. Hatta hocam ”Öteki tarafa girme, kaybedebilirsin belki, iyi olmaz” dediyse de dinlemedim. Ertesi gün oraya da katıldım ve orada da 1. gelerek Kral oldum. Sonra çalışmak için iki yerden teklif aldım. Çamlık Senar Gazinosunu tercih ettim o kadroya girdim. Her akşam beni 1957´nin Ses Kralı Yaşar ÖZEL diye bağırarak takdim ediyorlardı. Yani o yıllarda böyle parmakla gösterilir oldum.

 Bu arada Askere gidiyorsunuz değil mi?

Evet, sonra askerliğim geldi çattı ve askere gitmek mecburiyetinde kaldım. Önce Polatlı Topçu Okulunda topçu oldum.  Oradan da kura çektim Erzurum çıktı. Erzurum´da kıta hizmetimi yaparken bir haftalık asteğmenim. 29. Tümene tüm asteğmenleri çağırdılar ve bizleri tümende dizdiler. Kurmay Başkanı, hepimizin yaptığı işi, özelliklerimizi soruyor ona göre sınıflandırıyorlardı. Sıra bana geldiğinde Kurmay Başkanı şöyle bir baktı bana, sen kral değil misin dedi. Evet, komutanım dedim. Döndü Paşa´nın yaverine burada bir kral var dedi. O günden sonra 29. Tümende vazife almaya başladım. Paşada müziği çok seviyormuş keman çalıyormuş, yaveri de tambur, kurmay başkanı zaten tanıyor böylece üçlü bir grup olduk. Paşa gittiği her yere beni de götürmeye başladı. 4 ay sonra 3. Ordu da moral subayı olarak orduevine atandım. O zamanlar ordu evleri çok popülerdi. Çıkıp yeşille ahenk yapıyoruz. Sonra Erol SAYAN ve Mustafa ERSES´de gruba dahil oldular.Askerliğim bitti ve 1959´un mayıs ayında terhis oldum. Tekrar Karayolları Genel Müdürlüğüne döndüm.

 Sayın ÖZEL Ankara Radyosuna başvurunuz nasıl oldu O dönemde Ankara Radyosuna girmek bir hayli zor, ancak siz sınavı başarıyla kazanıyorsunuz. Sınava giriş ve Karayollarından Ayrılış süreciniz nasıl oldu? Biraz bahseder misiniz?

Askerlik dönüşü tekrar Karayollarında Etüt Proje Fen Heyeti Müdürlüğü´nde Ressam olarak işime başladım. 2 ay daha çalıştıktan sonra Radyoda genel bir ilan çıkmıştı. Hemen arkadaşlar beni itmeye başladılar, “hemen girmelisin” dediler. O dönemde Ankara Radyosuna girmek çok zordu. Başvurumu yaptım 420 kişi sınava girdik. 420 kişi içerisinde erkek sanatçı olarak bir tek ben kazandım. 8 de hanım sanatçı aldılar. Bizden evvel Nevin GÜLER ve Yıldırım GÜRSES girmişler. 16 Eylül 1959 tarihinde Ankara Radyosunu kazandığım için Karayollarından ayrıldım.

Ankara Radyosunda çalışırken hanende ve sazende olarak kimlerle çalıştınız?

Kimler yoktu ki orada Ankara Radyosundan çok değerli isimler vardı. Hocalarımız, toplu programlarda Muzaffer İLKAR, Klasik programlarda Ruşen Ferit KAM, Edebiyat derslerinde Halil Bedii YÖNETKEN, Türk Müziği Tarihçesinde İsmail Baha SÜRELSAN,  Üslup derslerinde Suphi Ziya ÖZBEKKAN, Opera ve Şan derslerine Saadet İKESUS geliyordu.  Yani bayağı bir üniversite gibiydik. O tarihlerde bizim dönem hakikaten çok iyi yetişti. Mesela batı tekniğini, nefes tekniğini hocam Saadet İKESUS´dan aldım. Ses nasıl kullanılır ve şarkı söylemenin bağırmak demek olmadığını öğrendik. Bizim devre 11 kişiydik. Çok iyi bir akademik seyirden geçtik.

O yıllarda Ankara Radyosuna girmek çok zordu, sınavlarda bazı olmazsa olmaz özellikler aranırdı bunlar; bir kere iyi bir ses, birikim olacak, diksiyon olacak, fonetik olacak, ahlak olacak ve olmazsa olmazı genel kültür mutlaka olacaktı.

 Ankara radyosunun ilk dönemleri denince akla gelen ilk isimler Ruşen Ferit KAM ve Mesut CEMİL;Bu iki isim hakkında neler söylemek istersiniz?

Benim için onlar idoldür. Ruşen Ferit KAM ve Mesut CEMİL onlar zaten kardeş gibiydiler. Beraber büyümüşler, aynı üslup, aynı tarz ve tavır içerisinde Türk Sanat Müziği icra eden üstatlarımızdır. Mesut CEMİL ve Ruşen Ferit KAM Ankara Radyosunda klasik koroyu idare ediyorlardı. Ben onun tarz ve üslubu içerisine girdim onu benimsedim. Ondan sonra İstanbul Radyosuna gelince Mesut CEMİL bana refakat etti 2 bant yaptım. Benim sesimi çok beğendi viyolonsele benzetirdi. Hatta 2. Seferde gel bakalım viyolonsel sesli çocuk diye hitap etmişti. Böylede bir hitabı vardı.  Nur içinde yatsın.

Ankara radyosuna 1959 yılında girdim ondan öncede radyoya gidip geliyordum.  1961´e kadar 2 sene stajyer olarak çalıştım. Bu süre içerisinde hem öğrenim gördüm hem de arada küçük bantlar yapıyorduk. 1 er parça, 2 şer parça derken, 15 dakikalık programlar verilmeye başlandı. 15-20 dakika derken, o arada biz Nevzat SÜMER´le çalışıyorduk. Bir gün beni aldı İstanbul´a gittik. Orada Mesut CEMİL ile tanıştık ve ilk bantı orada yaptık. Ondan sonra bir bant daha yaptık. Sonra Ankara Radyosundan İstanbul´ a gelemedim taa ki 1970 yılına kadar.

Ankara´da popüler olduğum 1962´den sonra Güven Park´ta çalışmaya başladık. Dışarıda çalışınca radyo sanatçıları tanınmaya başladı. Ben yeni olmama rağmen arkadaşlarımın içerisinden sıyrıldım. Yani kimler yoktu ki; Ziya TAŞKENT´er, Hüseyin GÖKMEN´ler, Güneri TECER´ler, Kutlu PAYASLI´lar, Ahmet MELİK´ler, Sevim DERAN´lar ve daha birçok isimler vardı. Güven Parkta her hafta bir grup çalışıyordu. Orada popüler olduk. O arada ilk benim dışarıya çıkmam İzmir´e oldu.

Yıl 1967 de TRT ilk kapalı devre yayınını sizinle yapıyor, Sizinle birlikte Emel Sayın´da var. O günü biraz anlatır mısınız?

Radyoya girdikten sonra Güney Park diye bir yer vardı. Hem çalışıyorum hem de radyoya devam ediyorum. Radyo sanatçıları bir aradalar. Orada her hafta bir grup çalışıyoruz. Orada ben bayağı belirginleştim artık sıçrama noktasına geldim. O ara TRT´de en gözde ve zirvede olanlardan biriydim. Yıl 1967´de TRT´de parlamenterlere ilk defa televizyonda kapalı yayın benimle yapıldı. 1969´da da açık yayına geçildi. Yani o dönemde iki defa kapalı yayın yapıldı. Birincisi benimle yapıldı ikincisine ise Emel Sayın´la beraber gittik. Türkiye´de televizyonun başlangıç tarihi benimle oldu diyebiliriz.

Sayın ÖZEL O dönemlerin assolistleri kimlerdi?

O yıllarda tüm assolistler bayanlardan olurdu. Yıldız sanatçı olarak tek erkek bendim. Müzeyyen SENAR, Behiye AKSOY, Perihan ALTINDAĞ SÖZERİ ve Zeki Müren diyebilirim.

 1970´de Ankara Radyosundan ayrılıp, İstanbul Radyosuna geçiyorsunuz. 10 yıla yakın İstanbul Radyosunda görev yapıyorsunuz ve ayrılıyorsunuz? O süreci anlatır mısınız?

Ankara radyosunda iken hakikaten çok iyi yetiştik. Bu arada solfej hocamız Nevzat SÜMER´le çalışıyorduk. O bir gazinoyla anlaşma yapmış ve radyodan bizim gruptan erkek ses olarak ben, ikide hanım sanatçı vardı.O yıllarda Ankara Radyosunda isim yapmış Sevim DERAN, Nesrin DEMİRDÖVEN ve Ziya TAŞKENT gibi bizlerden daha eski arkadaşlar,bir de saz ekibi tespit edildi ve çalışmaya başladık. Her hafta bir ekip çalışıyorduk. Sık sık İzmir´e ve İstanbul´a gidiyordum. İzin konusunda da zorlanmaya başlayınca İstanbul Radyosuna naklimi istedim. 1970 yılında İstanbul Radyosuna geçtim. 10 yıla yakında İstanbul radyosunda çalıştım. Şöyle ki, o yıllarda benimle beraber, Nesrin SİPAHİ, Orhan ŞENER ve daha birçok arkadaşım bizler dışarıda çalışıyoruz. Solistlik yapıyoruz. Radyo kadrolu sanatçıların dışarıda çalışmasını istemiyordu. 1978´e kadar böyle idare ettik. 1978´de radyodan bir yazı geldi tercih yapmamızı istediler bizde tercihimizi ayrılmaktan yana yaptık.  İstifa etmek durumunda kaldık. Dışarıda çalışmayı tercih ettik.

 Cumhuriyet sonrası Türk Müziği denince akla gelen isimlerin başında Selahattin PINAR ile Sadettin KAYNAK gelir. Bu iki büyük bestekârın eserleri günümüzde de seslendirilmekte ve zevkle dinlenmektedir. Bu iki isim hakkında sizin düşünceleriniz nelerdir?

Bu isimler hakikaten isimleriyle müsemma olan kıymetli bestekârlardır. Birisi PINAR diğeri ise KAYNAK´tır. Bu isimler Türk Sanat Müziği çağımız bestecileri içerisinde en başı çekenlerdir. Ama bana sorarsanız ben Sadettin KAYNAK derim. Saadettin KAYNAK, benim için tektir ve gelmiş geçmiş en büyük bestekârdır. Ben ilk müzik, musiki feyzimi ondan aldım. Diyarbakır´da sinemada çalışırken, film şarkılarından onun eserlerini dinleyerek onu kendime örnek aldım. Ama Selahattin Pınar´da ayrı bir ekoldür. Sadettin KAYNAK´ta duygusal ve mistik bir tarafı vardır. Hem batıyı, hem doğuyu bir sentezler.

 Türk Müziğinin bugün ki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Türk Sanat Müziği Koroları hakkında neler düşünüyorsunuz?

            Çok önemli bir soru sordunuz. Türk Sanat Müziğinde özellikle İstanbul´da hem bu tarafta hem de karşı tarafta yüzlerce koro yönetiliyor. Ve bu arada tabi ki işin esası çok kere kaybolmakta yani işin esasını bilmeyenler yanlış bir öğrenim ve öğreti içerisinde oluşu beni kaygılandırıyor. Türk Sanat Müziği, Türk insanının yaşam biçimini, sevincini, kederini her şeyini ifade eden bir olgudur. Türk Müziğinde titizlik şarttır, yani işin esasını bilen kimselerin bu işin özünü bozmadan yapabilmelerini tavsiye ediyorum.

 Sayın ÖZEL Çok Sesli Müzik hakkında neler düşünüyorsunuz? Bu konuyla ilgili geçmişte değişik denemeleriniz de oluyor. Bu denemelerinizden biri de Arıyı çiçekte dalda sevelim isimli şarkınızdır. Bu çalışmanın anısını anlatır mısınız nasıl oldu?

1956-1957 yıllarında Dr Recai ÖZDEL idaresinde bazı arkadaşlarla birlikte güzel bir çokseslilik olayına girmiştik. Radyonun bu hususta çok mutaassıp olduğunu, onun devam edemeyeceğini, özellikle klasik eserlerde, çok sesliliğe her zaman set çekiliyordu. 1982´ de ilk çok sesli yani batı enstrümanlarıyla, Türk Sanat Müziği enstrümanlarını birleştirerek İlk longumu“Kadın”Longuyla yaptım. Bu çalışmam gençler üzerinde bayağı etkili oldu. 1983´de bu longlar artık devreden çıktı kasetler yapmaya başladık. Esin ENGİN´le müştereken batı enstrümanlarını daha belirgin bir şekilde kullanarak “Arıyı Çiçekte Dalda Sevelim” isimli albümde sergiledik. En fazla benim CD olarak, kaset olarak bu “Arıyı Çiçekte Dalda Sevelim” onu birinci derecede daha iyi kullanabildik. Çok seslilikte daha uygun eserler bulduk o eserlerde batı enstrümanları kullanıldı. Mesela “Arıyı Çiçekte Dalda Sevelim,”“Boğaziçi´nde” şarkısını okuyorum. Orada baştan esere fagot kullandık. Yani baslar, batı enstrümanları, fazla esası bozmayacak böyle etrafında hafif olacak, güzel, ahenkli, mülayim sesleri bulmaya çalıştık. Bence iyi de oldu. Ama Türk Sanat Müziğinde çok sesli yapacağım diye batının tesiri altında kalarak esas ana kanalı bozduğunuz zaman da, Türk Müziği olayından çıkıyor ve hissiyat kayboluyor. His kayboluyor. O zaman elektronik bir müzik oluyor.

 Sayın ÖZEL İlk albüm çalışmalarınız ne zaman oldu, ilk albümünüzün ismini soracağım ve bugüne kadar kaç albüm yaptınız?

İlk albüm çalışmam, ilk plağım 1967´de Pata Plak tarafından oldu. Ondan sonra albümler gelmeye başladı. Plağa okuduğum ilk şarkım, “Bu zevk-u safa sahn-ı çemenzarede kalmaz” ondan sonra “kalbimin sahibi sensin orda yalnız sen varsın”, “Bu son şarkımda sen varsın, ilk şarkımda yine sen vardın” bu şarkıları yine Pata Plak´a okudum. Ondan sonra Odeo´ ya geçtim. Hemen hemen tüm şarkıları Odeon´ da okudum. Bugüne kadar kaç albüm yaptığıma gelince tam sayısını bilemiyorum ama 200 ün üzerinde longlar, 45´likler, kasetler vs. yaptım.

 Bugüne dek sayısız esere o güzel sesinizle hayat verdiniz? Etkilendiğiniz eserler ve Bestekarlardan bahseder misiniz?

İnanır mısınız çocukluğumda izlediğim SaadettinKAYNAK´ın eserlerinin çok tesirinde kalmışımdır. Saadettin KAYNAK´ın bugün ki müzik yaşamımda çok büyük etkisi vardır. Beni derinden etkilemiştir. Geçmiş çağın eserleri ve bestekârlarını da beğeniyorum ama bir sanatçı olarak, bana hitap eden, çağımız bestecilerinin eserlerini daha çok seslendirir daha çok beğenirim. Örneğin Fehmi TOKAY, Yesari Asım ARSOY, Selahattin PINAR bana çok hitap eden bestecilerimizdendir.

Sayın ÖZEL sanatçıların belli bestekârların eserlerini okumasının ve belli makamları tercih etmesinin nedeni nedir? Sizin çok sevdiğiniz makamlar hangileridir?

Makam ayrımı yapmam, her makamın ayrı bir özelliği, ayrı bir güzelliği ve lezzeti vardır. Örneğin bazı makamlar kahramanlık ifade eder, bazıları aşkı ifade eder, bazıları daha mistik bir hava içerisinde olur.

Sizin döneminizle bugünü karşılaştıracak olursak, sanat ve sanatçı yapısında neler değişti?

Sanatçı kitlesi bugün çok kalitesizleşti. Sanatçı öyle kolay kolay yetişmiyor. Sanatçı bir defa yüreği olan bir insan olması gerekir. Özellikle Türk Sanat Müziği okuyorsa hissetmesi gerek, hissetmeden şarkı okunmaz. Bugün herkes şarkı okuyor ama herkes sanatçı değildir. Sanatı içine sindirip, yüreğiyle, kafasıyla, sanatsal yapı içerisinde icrasını yapıp, karşı tarafa iletebiliyorsa o zaman ona sanatçı denir. Şimdiki nesil içerisinde Bir sürü arkadaşları dinliyoruz, hakikaten vasıflı güzel seslerde var ama sesini kullanan yok. Devamlı olarak bağıran bir sürü insanlar var. Oysa bağırarak şarkı okunmaz ki… Diğer tarafta bir ritim insanları dövüyor adeta, başka bir şey değil. Tabi bunun yanı başında bir yığın böyle yoz türler bu kültürümüzün esasını zedeliyor. İnsanlar basit olan şeylere daha fazla ilgi gösteriyorlar. Maalesef daha kolay geliyor.

Yıllarını sanata adamış birisi olarak bugüne dek hak ettiğiniz ilgiyi gördüğünüzü düşünüyor musunuz?

Bu hususta her şeyimi dinleyicime borçluyum. Dinleyici bilinçli olacak. Şimdi bir yığın yoz müzik yapan ve onları tercih eden kitlelerde var.  Onlar beni tercih etmezler, beni hazmedemezler. Ama öteki tarafta hakikaten yüreği olan dinleti kültürüne haiz olan anlayışlı, zevki selim olan insanlar, bana yetiyorlar. Basının medyanın, kitle iletişim araçlarının sınırlı olduğu bir dönemde hep zirvede oldum. İnsanlar beni karşılıksız ve yürekten sevdiler. Çünkü onlardan biriydim ve onların duygularına hitap ediyordum. Ben bugün buralara geldimse bunu Türk Sanat Müziğini seven yüreği duygu yüklü insanlara borçluyum. İnsanlar bizi sanatımızla, kişiliğimizle, duruşumuzla sevdiler. Bugün bu ilgi hala sürüyorsa onlardan biri olduğum ve çizgimizi koruduğumuz içindir.

TRT repertuarlarında kayıtlı binlerce eserler varken neden hep aynı şarkılar çalınıp söyleniyor. Ya da neden hep aynı bestekârların eserleri okunuyor.

Eski eserleri bir ölçüde kullanmak gerekir. Onlar artık klasik üzerine örtü çekmek gerekir. Ama devamlı gündemde olmasını çok doğru bulmuyorum. Şimdi Topkapı Sarayında kullanılmış bir sürü materyaller var. Padişahların, Sultanların kullandıkları eşyalar var, koca koca yüzükler, kılıçlar, kalkanlar vs. her şey zamanında güzeldir. Oysa günümüz çağının bestecileri besteleri daha ön planda olmalıdır.

Günümüz popüler müziği hakkında neler düşünüyorsunuz. Her gün saman alevi gibi parlayıp sönen ve tamamen görselliğe hitap eden birkaç yıl geçmeden unutulup giden kişiler ve şarkılar hakkında neler söylemek istersiniz?

Müzik ruhun gıdasıdır, bir toplumda müziğe önem verilmezse o toplumun ruh sağlığı bozulur. O bakımdan ben popülarite ve karışıklıklar, bir sürü uyduruk şeyleri, yoz müzik olarak vasıflandırıyorum. Adamlar yeni diye bir şeyler yapıyorlar, ama hiçbir şeye istinaden yapılmamış sözler, ne de melodi, zaten sözle melodi intibak etmiyor. Bir kere sözler çok basit, sözlerin edebi kıymetinin olması gerekir. Söz ve onu takip eden ona nazır beste melodi ve ikisi birbirini tamamlamalıdır. O zaman hakikaten topluma yararlı bir şey olur. Ama öteki tarafta sözler hiçbir şey ifade etmiyor. Uyduruk bir yaygara içerisinde onu değerlendirmiş ben ona müzik demen. Pekâlâ, onlar gürültüden başka bir şey değil sadece ruh sağlığımızı bozuyorlar.

Sayın Özel sanat hayatınız boyunca sayısız anılarınız ve hatıralarınız olmuştur. Bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Geçmişte Zeynettin Maraş´ın rast makamında bir bestesini okudum. Sana dönmek ne güzel kuşlar gibi uçarak. Şimdi bu şarkının anısını paylaşayım; yıl 1974 bizim Kıbrıs barış harekâtında bütün pilotlarımız Kıbrıs semalarına doğru uçarken, malum gidip dönmeme durumu da var. Savaş işte ama yüz akıyla muvaffakiyetle başardığımız bir olay ve o pilotlar bir grup halinde aileleriyle birlikte beni dinlemeye gelmişlerdi. O zamanlar karşı tarafta Bostancı´da Saksonya diye bir yer vardı. Orada okuyordum. Kendilerini tanıttılar, sizin bu şarkınız “sana dönmek ne güzel” şarkısını biz simge olarak benimsemişiz. Bütün ailelerimizle bu şarkıyı biliyor sizden okumanızı rica ediyoruz okur musunuz dediler. Bende duygu yüklü olarak bu şarkıyı okudum. Ve oradakilerle beraber ağladık. Böyle bir anım vardır, o anı hiç unutamam. O şarkıyı her okuyuşumda o an aklıma gelir.

Bir başka şarkının anısını paylaşayım: “bir gece ansızın gelebilirim” o şarkıda yine Kıbrıs barış harekâtıyla ilgilidir. Ümit Yaşar Oğuzcan´ın sözlerini yazdığı bu şarkı birazda sesimin de etkisiyle bir marş havasında okunduğu için Kıbrıs´a ithafen, Rumlar devamlı olarak bizim tarafa hainlik olsun diye “bekledim de gelmedin” şarkısını çalıyorlarmış. İşte ona karşı “bu kadar yürekten çağırma beni, bir gece ansızın gelebilirim” o parçanın da böyle bir değerlendirmesi vardır. Benim o plağım çıktıktan sonra Rumlar artık “bekledim de gelmedin” şarkısını çalmamaya başlamışlar. O olaydan sonra şarkı popüler oldu.

Sizin bir özelliğinizde yeni besteleri okuyarak bir anlamada yeni bestecileri de destekliyor olmanız. Yeni besteler, besteciler hakkında neler düşünüyorsunuz.

Yeni bestecileri destekliyorum ama beste olursa. Bir şey ifade etmeyen bir eseri okumam.

Sayın ÖZEL Bir söyleşinizde sanat camiasının birde bencil yüzünün olduğundan bahsediyorsunuz bunu biraz açıklar mısınız?

Özellikle bizim camiada, iç içe olduğumuz için, hani bir ressam düşünün, kırk yılda bir araya gelirler. Ama bizde bir popülarite olayı hakim olduğu için ön plana çıkma hevesi içinde olan bir sürü sanatçı arkadaşlar var. Çoğu da hislerine gem vuramıyor. Onun için biraz insanlarda kıskançlık, çekememezlik oluyor. Herkes benim demek istiyor. Böyle hisler çoktur bu camiada.  Ben duygusu hep öne çıkar. Ve bunun yanı başında birde riya vardır. Onu düşünürken öteki tarafta riya vardır. Yani gidiyor, abim, büyüğüm, canım sevgilim gibi güzel sözler, arkanı döndüğün zaman ertesi gün aleyhinde olabiliyor. Bu camia içerisinde böyle samimiyetsizlikleri çok gördüm. Bir iki arkadaşım hariç yani 60 yıllık sanat hayatımın içerisinde sadece arkadaşlık gördüm, ama dostluk olmuyor. Dostluk iyi hislerle, en güzel insani duygularla olan münasebete bağıdır.Bundan daha güzel bir şey olamaz ki… Ama o bizim camiada maalesef yoktur. Olmuyor işte herkes benim diyor…

Sayın Özel müzik dışında gençlik yıllarınızda sporla da uğraşıyorsunuz Atletizmde dereceler yapıyorsunuz birazda bu yönünüzden bahseder misiniz?

Diyarbakır´da ortaokul sıralarında iken mahalle takımının kaptanıydım. Bizim Urfa kapı tarafında meydan vardı, çalışmalarımız orada oluyordu. Kulüpte futbola başladım. Tabi o arada boksla da uğraşıyordum. Futbol oynarken spor ajanı Evrim Bey vardı. Bir gün bana Yaşar dedi; 5000 metre atletizm yarışması var katılsana belki derece alırsın dedi. Olur, hocam dedim kabul ettim. Futbolda her mevkide koşuyordum. Fiziğimde gayet düzgündü. Yarışmada 1. oldum ondan sonra atletizme başladım. Sonra Türkiye birinciliğine federasyon bizi de çağırdı. Orada 73 kişi milli olduk artık milli atlettik. Hiç unutmam Yıl 1951 Elazığ-Malatya yolu üzerinde 11.000 metre mukavemet koşusuna katıldım. Sporda zaman içerisinde çeşitli dereceler ve kupalar kazandım.

Efendim sanatta emeklilik olmadığına göre, programlarınızdan bahseder misiniz ve bir gününüz nasıl geçiyor?

Eskiden çok doluydum; radyo vardı, gazino vardı, özel kurslarım, görüşmelerim, organize bürolarım ve bir sürü faaliyetler. Onlarla öyle haşir neşir oluyorduk ki, hiç vakit kalmıyordu. Şimdi vakit var ama bizde takat kalmadı. 10 yıllık bir korom var onunla meşgul oluyorum. Büyükşehir Belediyesinin uhdesinde arada bir konserler, programlar oluyor artık koşmuyorum ama yürüyorum.

Sayın Özel birazda Karayollarında geçen günlerinizden konuşalım isterseniz, Diyarbakır´dan sonra Ankara´ ya yüksekokul eğitimi için geliyorsunuz. Hem okuyorsunuz hem de Etüt Proje Fen Heyeti Müdürlüğünde Ressam olarak çalışıyorsunuz. Neler yapıyordunuz çalışma ortamınızdan, mesai arkadaşlarınızdan biraz bahseder misiniz?

Yıl 1956 o dönemler Karayolları Genel Müdürlüğü Tuna Caddesindeydi. Etüt Proje Fen Heyeti Müdürlüğünde çalışıyordum. Orada arkadaşlarla çok iç içeydik. Çok hünerli arkadaşlarımız vardı. Şiir yazanlar, taklit yapanlar, hokkabazlık yapanlar, bende şarkı okurdum.  Başımızda bir yüksek mühendis vardı.  Mesaiden arta kalan boş zamanlarda salonda meydana çıkar telefonu mikrofon gibi elime alır şarkı okurdum. Herkes işi bırakır beni dinlerdi. Arkadaşlarım beni çok severlerdi. Karşılıklı saygı ve sevgi vardı. Her şeyden önemlisi paylaşım vardı. Amirlerimizle iletişim konusunda hiç sıkıntı yaşamazdık. Hoşgörülü ve babacan insanlardı halden anlarlardı. Etüt Proje Fen Heyeti Amiri Mehmet SALİHOĞLU vardı.  O geldiği zaman herkes vazifesinin başında olurdu. O olmayınca boşluklardan istifade ederdik. Hünerlerimizi ortaya döküyorduk. Aslında amirde biraz göz yumardı. Ama işimizde en iyi şekilde yapardık. Amirler duygularıyla hareket etmezlerdi. Bizler Karayolculuğun özünü yaşama şansına sahip olduk. Örneğin o dönem ders alıyorum, gidip geliyorum. Derste hangi eserler geçildi mutlaka arkadaşlarım ve amirlerim sorarlardı bende paylaşırdım. Sonra kral oldum. Bana karşı büyük bir sevgi seli vardı. Arkadaşlarım, amirlerim hep yanımda oldular, beni takip ediyorlardı. Çok sıcak ve samimi bir ortamımız vardı. Benim daha çok yükselmem için itiyorlardı. Buralar sana göre değil diyorlardı. En sonunda onların desteği ile kendimi radyoda buldum. Onların emeklerini ve desteklerini hiç unutmadım. Unutulmayacak güzel anılarım oldu.

Siz Karayollarının Kuruluş Dönemini yaşayan eski bir Karayolcu olarak neler söylemek istersiniz. O yıllarda nasıl bir çalışma hamlesi vardı?

1953 yılında Türkiye´de ilk defa Etüt Projenin birkaç ekibi vardı. O ekiplerde biri Diyarbakır´da muhtelif yerlerde etütler yapıyorlardı. O tarihlerde, Türkiye´de Dünya standartlarına uygun 1. Sınıf Yol Urfa-Cizre Yolunda yapıldı. Yine o tarihlerde, Ankara´da çok popüler olan Müteahhit Muammer Kıraner o yolun ihalesini aldı. Urfa Cizre Yolunu 1. sınıf olarak en güzel şekilde yapmaya çalıştı. O tarihlerde ne Karayollarında ne de herhangi bir müteahhitte büyük aletler, taşıyıcılar, skreyperler, buldozerler, ekskavatörler yoktu. Yol inşaatında kullanılan bir sürü makineleri o tarihlerde Urfa Cizre Yoluna Muammer Kraner İngiltere´den getirtti. Örneğin D8´ler hakikaten muazzamdı. O yıllarda Karayolları büyük bir atılım içerisine girdi.

Sizin çalıştığınız dönemlerle bugünleri karşılaştırmanızı istesem karayollarının geldiği noktayı nasıl değerlendirirsiniz.?

Bugün Karayolları memleketi en güzel yollarla ağ gibi ördü. Ve dünya standartlarında bir sürü köprüler yaptı. O zamanlar bir menfez, bir plankote yapılıyordu, biz kendimiz ölçüyor, biçiyorduk. Menfez yapılıyor onun üzerinden yol geçiyor. Şimdi ise koskoca bir Boğaz Köprüsünü Karayolları yapıyor, karayolları uhdesinde bütün bu yollar, metrolar memleket içerisinde en popüler en fazla hizmet veren bir teşkilat olduğunu ifade etmek istiyorum. Karayollarını yurdun her tarafında o günden bugüne çok büyük farklılıklar içerisinde görüyorum. Bir kere yolların şekli, kalitesi değişti. Otobanlar, bölünmüş yollar hatta çıkmaz otobanlar bile yapıldı. Örneğin İzmir-Çeşme arasında 80 km´lik bir otoban yapıldı. Dünden bugüne baktığımızda 1950´lerde zor şartlarda yol yapılırken ve ulaşım sağlanırken bugün yurdun dört bir tarafı ağlarla örülmüş gidemediğimiz yer kalmamıştır. Bir Karayolcu olarak gurur duyuyorum unutulup giden Karayolcuları da rahmetle anıyorum.

Sayın Özel seyahat ederken, köprülerden, yollardan geçerken, Karayolcuların çalışmalarını, iş makinelerini gördükçe neler hissediyorsunuz? Eski günleriniz aklınıza geliyor mu?

Eski günlerimi hiç unutmadım ki, çalışanları gördükçe, Karayollarının arabalarını gördükçe duygulanıyorum. Yaşadığım anılarımı hatırlıyorum. Eski bir Karayolcu olarak hakikaten benimde birazcık emeğimin olduğunu düşünerek gururlanıyorum.

Karayollarında çalışırken bir gün Türkiye´nin en sevilen seslerinden biri olacağınızı ve gönüllerde yer alan büyük bir sanatçı olacağınızı hiç hayal etmiş miydiniz?

O yıllarda ünlü bir sanatçı olacağım aklıma gelmezdi. Hele bir gün Türkiye´nin Ses Kralı olacağımı hiç düşünmemiştim. İki yerde birden kral seçilince birden çok ilgi gördüm. O ilgi beni biraz kıpırdattı ama radyoya girdikten sonra. Ben bir parça okuyorum,deneme yapılıyor bütün o eski sanatçılar odalarından kalkıp beni dinlemeye geliyorlardı. Çok popüler olarak radyoya intisap ettim. Bir kibir-gurur vesilesi yapmadım her şey normal seyrinde devam etti.

Karayollarını hiç ziyaret etmeyi düşündünüz mü? Size bir davet gelse ziyarete gelmek ister miydiniz?

Davet geldiği takdirde memnuniyetle gelirim, şeref duyarım. Sonuçta ben bir Karayolcuyum.

Etüt Proje Fen Heyeti Müdürlüğünde unutamadığınız bir anınızı hatıranızı paylaşır mısınız?

Müziğe karşı çok büyük bir ilgim vardı. Arkadaşlarla yemeğe çıkıyorduk. Çalıştığımız yerin karşısında lokal vardı. Bütün arkadaşlar saat 12 de yemeğe gidiyorlardı. Ankara Radyosunda Saat 12:00 - 12:30 arasında beraber ve solo şarkılar programı olurdu. Lokalde bir radyo vardı. Ben onu dinlemek için yemekten sarfınazar ediyordum. Saat yarımda gider yemeğimi yerdim. Arkadaşlar çok kere bu hususta beni ikaz ederlerdi. Ya gel yemeğini ye ondan sonra dinlersin derlerdi. Arkadaşlarla gitmem gerekiyordu ama radyoyu dinlemeden edemiyordum.

Sayın ÖZEL, o dönemde ki arkadaşlık ilişkileriniz, paylaşımlarınız nasıldı?

Mesela çok sevdiğim abi olarak bildiğim Fen Heyeti Müdürlüğü Hesapçısı Ali Nuri MİRZA vardı. Karayollarında bana çok yardımcı oldu. Benim üzerimde çok emeği vardır. O dönemler Karayollarında iyi para alıyordum. Maaşlarımız çok yüksekti Karayollarında çalışmak bir ayrıcalıktı. Radyoya stajyer olarak girdiğimde 325 lira maaş almaya başladım, Karayollarına göre maaşım çok düşüktü 75 lira ev kirası harcamalarım derken baktım altından kalkamıyorum. Ali Nuri MİRZA´dan yardım istedim.  O yıllarda Ankara´da Sağlık Sokakta alt katta bir yerde ikamet ediyordum. Bu arada bir sel geldi evde ne var ne yok bütün eşyalarımda gitti. Hatta o akşam yatacak yerim olmadığı için gidip Ankara Radyosunda yatmak durumunda kaldım. O dönem çok sıkıntılar çektim, yoksulluk içerisine düştüm. Ali Nuri MİRZA´nın hep yardımlarını desteklerini gördüm. Arkadaşlık bağlarımız çok güçlüydü.

Musikiye ilgi duyan, gençlere neler tavsiye edersiniz, önerileriniz nelerdir?

Müziğin esasını yapmalarını tavsiye ederim. Yani popülariteden uzak durmalarını, Türk Sanat Müziğini yapıyorlarsa, bu müziğin ustalarını bestelerini öğrenmelerini tavsiye ediyorum. Şimdilerde öteki tarafta, arabesk var, özgün müzik, pop müziği, fantezi müzik var, bilmem şu var, bu var. Onların tesiri altında kalmayarak, bizim özümüz olan Türk Sanat Müziğini hedef olarak alıp, onun çok iyi bestecilerinin eserlerini ve çok iyi seslerden, iyi icracılardan takip etmelerini tavsiye ediyorum.

Sayın Özel beni kırmayıp evinizde kabul ettiğiniz ve bu güzel söyleşi için çok çok teşekkür ediyorum. Size sağlıklı ve mutlu bir ömür diliyorum. Karayolcu olmanızdan bir Karayolcu olarak mutluluk duyuyor saygılar sunuyorum. 








Kaynak:

Anahtar Kelimeler: Yaşar ÖZEL Söyleşi
Okuyucu Yorumları (0 yorum)
Adınız Soyadınız *
E-Posta *
 
Telefon
Güvenlik *
Yenile
 
Yorumunuz *
Bu ŞEHRİN Bir GAZETESİ Var!
Bu ŞEHRİN Bir GAZETESİ Var!
Takip Eden Değil Takip Edilen Gazete!
Kral Çıplak Olsa Ne Yazar
Kral Çıplak Olsa Ne Yazar
Tacettin KEPENEK Yazdı...
Mutluluğun Resmini Yaptılar!
Mutluluğun Resmini Yaptılar!
SİVAS´ın en köklü okullarından biri olan Halil Rıfat Paşa Lisesi, pür neşe içinde baharın gelişini kutladı.
Halı Müzesi Kurulmalı
Halı Müzesi Kurulmalı
Dünyada eşi olmayan ŞARKIŞLA halıları yok olmak üzere. Selçuklu zamanından kalma yaklaşık 30 civarında ŞARKIŞLA halısının olduğu bilgisine ulaşılırken, bu paha biçilmez halıların depolarda bekletilmesi ise tuhaf bulunuyor. Vali AYHAN´ın, bu ve benzeri tarihi halıların bir arada bulunacağı bir “HALI MÜZESİ” fikrini hayata geçirmesi bekleniyor.
Uyumamak İçin SİVAS POSTASI Okunur!
Uyumamak İçin SİVAS POSTASI Okunur!
Şehrin TEK ÖZGÜR GAZETESİ Sivas Postası, ortaya koyduğu düşünceler, şehre dair ürettiği projeler ile gerek il içinde gerekse il dışında ki okurların dikkatini çekiyor.
NİSAN´da Hakim Karşısında!
NİSAN´da Hakim Karşısında!
SİVAS´ta görev yaptığı süre zarfında eğitim öğretimi kilitleyip MİLLİ EĞİTİMİ´i içinden çıkılmaz duruma getiren ALTINSOY, Nisan´ın 10´un da “GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMAKTAN” yargılanacak.
Bir SİVAS Hatırası...
Bir SİVAS Hatırası...
Her “hak” almasında derdi ki; “Allahım beni bana bırakma.”Bu bilge sözü akşama kadar belki yüz defa söyler idi. “Allahım beni bana bırakma, Allahım beni bana bırakma…”
Klasiklerimizi Okumak
Klasiklerimizi Okumak
İsmet TANRIVERDİ Yazdı...
Halkımız PAŞABAHÇE´ye Hazır!
Halkımız PAŞABAHÇE´ye Hazır!
SOĞUK KIŞ GÜNLERİNİ, kısır ve etli pide ile geçiren şehrimiz insanı, PAŞABAHÇE´yi hasretle bekliyor. Mangal kokusu ile pür neşe olmak için gün sayan halkımız, piknik malzemelerini hazır kıta bekletiyor.
Sivas´ın Bütün Renkleri SİVAS POSTASI´nda
Sivas´ın Bütün Renkleri SİVAS POSTASI´nda
Doğruların ve güzelliklerin mücadelesi için herkesi ama herkesi SİVAS POSTASI´na davet ediyoruz...
Çürüme Büyüyor!
Çürüme Büyüyor!
SİVAS´ta son zamanlarda “küçük çıkarlara, küçük korkulara, küçük hesaplara” tapınan insan sayısı giderek artıyor.
Yeni Bir Parti Kurulur mu?
Yeni Bir Parti Kurulur mu?
Üzeyir YİĞİT Yazdı
Bize Yarının Adamı Aydınlar Gerek
Bize Yarının Adamı Aydınlar Gerek
Selim Yıldız Yazdı...
Kıssadan Hisse
Kıssadan Hisse
"- Nasıl olsa bu havuza herkes bir kova süt dökecek!.. benim bir kova su dökmem bir şey değiştirmez!?.. diyerek.. başlamışlar aynı düşünce ile havuza kovalar dolusu suyu boşaltmaya..
Dr.GÖLEN Ödüllendirildi!
Dr.GÖLEN Ödüllendirildi!
Sağlık Bakanlığı 14 Mart Tıp Bayramı vesilesiyle hekimleri ödüllendirdi. SİVAS´ta da başarılı ve fedakar Gögüs Doktoru Hayrullah GÖLEN ödüle layık görüldü.
Başlangıç Tarihi
Bitiş Tarihi
E-Gazete
Son Sayı
Önceki Sayılar
Sivas için namaz vakitleri
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsi
06:00 07:44 12:44 15:09 17:27 18:59
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar