Yaşadıkça Alınacak O Kadar Çok Ders Var ki!..

Yaşadıkça Alınacak O Kadar Çok Ders Var ki!..

Toplum olarak, birey olarak hayatımızda ‘Kişisel Gelişim’e eskiye oranla daha çok önem verir olduk. Kitapçılara gittiğimizde ‘Kişisel Gelişim’ reyonu olarak adlandırılan bölümün diğer kitaplara oranla daha geniş bir yer tuttuğunu görür olduk.
Bunun dışında uzmanlarca ekonomik zorlukların yanı sıra şiddet, deprem, savaş, salgın benzeri toplumsal olayların etkisiyle toplumsal ruh sağlığının bozulması sonucu depresyonda olan, bunun için ilaç kullanan ve psikoloğa giden sayısının fazlalaştığı; hem unutkanlıkla ilgili, hem kaygıyla ilgili hem de mutsuz olmayla ilgili psikiyatrik sorunlarda bir artış olduğu ifade ediliyor.
Böyle bir durum karşısında da bir yerde, bir şekilde bir hata yapıldığı ya da bir eksiğin olduğu gerçeğini göz önüne almak, düşünmek düşünmek gerekir kanaatindeyim.
Her insan dünyada, üzüntüden, sıkıntıdan, kederden uzak sevinçli, huzurlu ve mutlu bir hayat yaşamak ister elbette. Ancak tüm bu çaba, istek ve gayretlerine rağmen bazen istek ve arzular gerçekleşmeyebilir ve bundan dolayı da insanın üzüldüğü zamanlar da olur. 
Biraz üzerinde düşündüğümüzde, araştırdığımızda anlarız ki; başımıza gelenler, sebepsiz üzüntüler, huzursuzluklar, mutsuzluklar ruhun açlığından kaynaklanmakta.
İnsan, hayatı boyunca mutluluğa ulaşmak için tüm çaba ve gayretini sarf etmekte, buna rağmen ulaşamadığı mutluluklar, yaşayamadığı sevinçler bazen onu depresyona sokmaktadır. Bunun sonucunda da kişi kendisini insanlardan ve sosyal hayattan soyutlayarak yalnızlığı tercih etmektedir.
Acaba insan mutluluğu yanlış şeylerde ve yanlış yerlerde mi arıyor?
Günümüzde insanların birçoğunun beklentisi dünyevî olduğu için, huzur ve mutluluğun tamamını, maddî imkânlar ile değerlendirmektedirler. Oysa maddî imkâna sahip insanların da bir kısmı üzüntülü, huzursuz, mutsuz ve sürekli arayış içindedirler. 
İnsan, inancını kaybettiğinde hayat anlamsız hale gelir. Çünkü inanç, insanla dünya arasındaki anlamsal bağı kurmaktadır. Bu bağ koptuğu zaman mutsuzluk, acı ve hüzün ortaya çıkmaktadır.
Bu mânâda Uğur Koşar’ın “Bana Allah Yeter” kitabı, okuduğum kitapların içinde bana apayrı ve çok farklı bakış açıları kattığını ifade edebileceğim eserlerden birisidir.
Bu kitapta okumuş olduğum, sevdiğim bir hikâye var. Bu hikâyeyi 06 Kasım 2006’ da başladığım ve 23 Ocak 2023’ te sonlandırdığım Diksiyon kurs ve seminerlerimin hemen hemen hepsinde paylaşmışımdır.
Bakalım sizler de okuyunca beğenecek ve yukarıda yazdıklarıma katılacak mısınız? 
Padişahın Kızına Âşık Çobanın Hikâyesi
Âşık bir çobandı. Sevdiğinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini yaşlı adama:
“ Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kâr etmiyor, son bir çare diye geldik size. Hâlbuki “sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine” dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim...”
Yaşlı bilge bu esnada gözlerini dikmiş, iskeletinin üstüne deriden bir zırh giydirilmişçesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına karışmış, uzaklara dalıp dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan diğer çobanı süzüyordu. Sonra bir ah çekti, yüzünü nefes almadan konuşmasını sürdüren delikanlıya çevirip tebessüm etti.
“ Kolay evlat kolay” dedi, “Çaresizseniz, çare sizsiniz.” Ve tane tane anlatmaya başladı.
İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu dağ kulübesinde dertlerine derman aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın bütün dertlerini paylaştığı, her meselesini danıştığı bir bilgeydi… 
Yıllar önce padişah kendisini tanıyıp sevdiğinde bir tek şey istemişti ondan; burada yaşamaya devam edecekti ve kimsecikler bilmeyecekti kim olduğunu. O günden beri de bu kulübede yaşıyor, gelen geçene ikram edip, gül alıp gül satıyordu. 
Padişahın kızının aşkıyla eriyip muma dönen genç çoban ve yanındaki kadim dostu nereden bilsindi bu garip ihtiyarın padişahın gönlüne sultan olduğunu.
Âşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten sonra, her şeyin bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o saf ve tertemiz teslimiyetiyle:
“Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde tesbih, kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir miyim?”
“ Evet, dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah diyeceksin, kırk gün sonra padişahın kızı senindir.”
İki dost hemen yola çıktılar, âşık çobanın yüzüne kan, dizlerine derman, yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına sarılıp, elinde tesbih, gönlünde aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme bir tebessüm, mağaranın yolunu tuttu. Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden diz çöktü, dualar etti, gözlerini kapattı, kalbini padişahın kızına bağladı, eline tesbihini aldı ve dudakları kıpırdamaya başladı: “Allah, Allah, Allah...”
Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tesbih taneleri gibi kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti çoktan sarmıştı. Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah diyen gençten bahsediyordu. Cami çıkışında ihtiyarlar, çeşme başında kadınlar, tarlada işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu konuşuyordu:
“Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah'a adamış, gece gündüz durmadan Allah diyormuş, Allah Allah ...”
Âşık dostunun ne halde olduğunu merak eden genç çoban, mağaraya geldiğinde üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin gözleri kapalıydı, dudaklarının da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı herhalde diye düşündü. Tesbih tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya devam ettiğini görünce de, bu nasıl uyku diye sordu kendine. 
Bu sırada gözlerini açan genç adam, karşısında arkadaşını görünce, günlerdir yalnızlığıyla paylaştıklarını birbiri ardınca anlatmaya başladı: Kırk günün yarıdan fazlası geçmişti, o durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı vardı, ne bir haber, ne bir ümit kırıntısı... Acaba, diyecek oluyor, yutkunuyor, hayır diyor, tesbihine bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor, avuçlarını sıkıyor, gözleri doluyordu. 
Vedalaştılar. Ay ışığında dostunun gözlerine yayılan başkalık dikkatini çekmişti genç çobanın.
Âşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini kapattı, boynunu neye bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü, dudakları kıpırdamıyordu artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu, tükendi her şey, hiç tükendi, an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah...
Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki dervişin namı bütün ülkeyi sarmış, nihayet sarayın koridorlarında konuşulur olmuştu. Meselenin aslını merak eden padişaha, bu insanların bir yerde sürekli kalmadıklarından, bulundukları mekâna bereket getirdiklerinden, ne yapıp edip bu dervişi ülkelerinde yaşamaya ikna etmeleri gerektiğinden uzun uzun bahsetti başveziri. 
Ne yapması gerektiğini artık bilen padişah, nasıl yapması gerektiğini bilemediği bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ kulübesinin yolunu tuttu. Hürmetle diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini anlattı, derman diledi. Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi veziri yapmaya, sancak-tuğ vermeye kadar saydığı her şey, bilgenin: “ Hünkârım, gönül erleri mala, mülke, makama, mansıba itibar etmezler.” demesiyle son buldu.
Kaderdi bu, padişahlarla köleleri aynı eteğin önünde diz çöktürür, birinin derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı tebessümle bahtiyar ederdi. 
Güldü ihtiyar:
“ Neden kerimenizin nikâhını teklif etmiyorsunuz sultanım?” dedi. 
Şaşırma sırası padişaha gelmişti.
“ Nasıl yani” diyebildi, “Bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler mi?”
Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç âşığın mağarasının üstünden... Padişah ve ihtiyar bilge en önde, arkalarında vezirler, onların arkasında halktan meraklı bir kalabalık ve en arkada da olup bitenlere bir mana vermeye çalışan âşık çobanın arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye başladılar. Bu arada bizim âşık kendinden öylesine geçmiş, tesbihiyle öylesine bir olmuştu ki, gelenler içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey bulamasalar şaşırmazlardı.
Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi, ellerini birbirine bağladı, duyulması güç bir sesle; “ Efendim” dedi, “Sizi ziyarete geldik.”
Yavaşça başını çevirdi âşık, sonra bütün vücuduyla döndü, gözlerinde en ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı bir heykel gibiydi. Herkes heyecan içinde. Vezirler, halk, genç çoban, mağara, tesbih, sessizlik, duvar... Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş, kafasını mağaranın içine doğru uzatarak olan biteni görme telaşındaydı.
Padişah meramını anlattı, türlü tekliflerde bulundu. Ne saray, ne vezirlik, ne tuğ ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu dervişin.
“ Efendim” diyebildi en son, sessizce, benim bir kızım var efendim, zat-ı âlinize lâyık değil belki, ama lütfeder nikâhınıza alırsanız bizi bahtiyar edersiniz...”
Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen olmuştu. İşte âşık maşukuna kavuşacak, murat hâsıl olacaktı. Bizimkinin arkadaşı sevinçten ağlıyordu. Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı verilsin diye yaratılmıştı. Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak istiyordu ve bütün gözler genç adamdaydı.
Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir süzdükten sonra, gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi. Kendinden emin bir ifadeyle:  “Hayır” dedi, “Kızınızı istemiyorum.”
Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi. Padişah mahzundu, halk hayret içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine bakıyor, bilge tebessüm ediyordu. Âşık çobanın genç arkadaşı yaşlı gözlerini silip, birden ileri atılarak bozdu sessizliği. Dostunun yanına geldi, kulağına eğilip:
“ Sen ne yapıyorsun” dedi, “Kırk gündür bu çileyi ne diye çektin sen, neyi reddettiğinin farkında mısın?”
Güldü âşık çoban, gözleriyle ihtiyar bilgeyi arayarak:
“ A dostum” dedi, “Ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, Allah padişahla vezirlerini ayağıma getirdi. Ya bir de Allah için Allah deseydim...”
*
İbretlik hikâyeler bizlere çok güzel dersler veriyor, ufkumuzu açıyor. Bizlere asıl amacımızın ve gayemizin ne olması gerektiğini de hatırlatıyor. Sağlıcakla kalın, hep mutlu kalın…



Anahtar Kelimeler: Yaşadıkça Alınacak Kadar !..