DÜŞMAN DUŞALI KALSIN
Yusufçukların, çayırlardaki munis sesi, yankılanmaya başlamıştı yine. Cılız gözelerin, ırmağa doğru destursuz salınışına, çamurun libasını giyinmiş kerpiç evlerin silueti eşlik ediyordu. Küme küme dereciklerde, gözlerden ırak yuvalarını ören turnalar, sıcağın tüm cömertliğiyle bedenlerini yıkıyorlar ve her karaltı görmelerinde, ürkek bakışlarla etrafı kolaçan ediyorlardı. Sıra servilerin, serin rehavetine kapılan yaşlılar, alınlarının çentiklerine aldırmadan, ?hey gidi günler? nidalarıyla, derin iç geçirişleri konuk ediyorlardı; zaman ve mekân aşan sabırlarına...
Tarih: 18.3.2018 03:07:06/ 1321okunma / 0yorum

            Ağustosun beyinleri kaynatan sıcağı, “çalkama”ların eşliğinde yudumlanıyordu yine. Harman sonuna, ergenlerin umutlu bekleyişleri saklanıyordu, her yıl olduğu gibi... Bereketin, deste deste düz ovaya yayılması, daha bir güldürüyordu gölgeye hasret yüzleri. Dağ taş adam kesilmiş, büyüğüyle küçüğüyle, efil efil salınıyorlardı başakların bereket deryasında...

      Kuşluk vakti iner inmez, Emiç Aba tandırı yakmış, kıştan kalan samanları önüne yığmış ve zaman zaman ölgün ateşi canlandırıyordu. Tandırı her otlamasında, gürleyen kızılımsı çıngılar, bir ateş böceği gibi avluyu sarıyorlardı. 

       Her yaz, kalaycının merhametinden aydınlanan büyük tencerede, bulgur pilavı çoktan pişmeye başlamıştı bile. Öğleye, tarlaya bulgur pilavından başkası gitmezdi. Zaten olanda oydu, çaresizliğin kol gezdiği bozkır düzlüğünde.  Tereyağın tılsımlı dinginliğiyle, pilavı iyice harmanladı. Süzme yoğurt da, son kez kontrol ederek heybeye özenle yerleştirdi.

      Erkek gibi kadındı Emiç Aba. Anasının koyduğu Emine ismini, sertliğinden olsa gerek Emiç diye değiştirmişti onu tanıyanlar. Köyde herkes ona saygı duyardı. Köyün büyüğü küçüğü, ona, Emiç Aba diye hitap ederdi. Yüzünün güldüğünü, hiç gören olmamıştı. Köyün bütün çocukları, onun alnının kırışıklığından ürkerler ve her karşılaşmada yollarını değiştirirlerdi. Oysa  pek kimseye aldırmaz, bin yılın sukutunu taşırdı yere bakan gözlerinde.

Hazin bir seyran gâhtı sanki hayatı. Küçük yaşta yetim kalmış, bu köye evlatlık verilmiş, büyüyüp serpilince de Ali Duran´la evlendirilmişti. Bakışları, heybetin en asil duruşunu sergiliyordu sanki. Az ve öz konuşur, konuştu mu da hikmetli sözleri herkesin hafızasına yerleşirdi.

Şimdiye kadar ağladığını hiç gören olmamıştı. Oysa yüzünden hüzün perisi hiç eksik olmuyordu. Koca bir dünyayı omuzlarında taşıyormuş gibi, adımları yorgundu. Düşmanlar, köylerini bastığında, ailesiyle beraber herkesi katletmişlerdi. Bir tek küçük Emine sağ kalmıştı. Ufak bir tıkırtıda, su başı güvercinleri gibi pır pır ediyordu, sukuta hasret yüreği… Nazenin bir maral gibi, yıkık başını dinlendirecek bir çınar arıyordu sanki.

   ...Ahırdan eşeği getirdi. Heybeyi elleriyle terazileyerek bir güzel yükledi. Eline değneğini aldı. Küçük oğlu Mustafa´yı da yanına alarak tarlanın yolunu tuttu. Kendisi eşeğin yularından çekiyor, Mustafa da, eşeğin sırtında, keyifli keyifli ilerliyorlardı...

      Irgatlar, sıcağın amansız sükûnetiyle cebelleşerek çalışıyorlar, sigara aralarında da, şehirden aydan aya gelen haberleri değerlendirip, kahroluyorlardı. Hele düşmanın, sınırlara doğru yaklaştığı anlatılınca, kalın sarmalı kaçak tütünlerin dumanı ayyuka çıkıyordu.

     Öbek öbek yığınların gölgesinde, herkesi bir düşünce kaplamıştı. Yetmişlik Ramazan Onbaşı, elleriyle kavradığı sıcacık kumları öteye beriye savurarak, kalabalığa doğru, her gece “idare”nin ölgün ateşi eşliğinde anlatılan masalların yitik kahramanları gibi haykırdı:

--Hududu geçemezler, geçseler de denizi geçemezler. Denizi de geçseler bizi geçemezler.

      Ramazan Onbaşı´nın böyle kararlı konuşması, herkesi rahatlatmıştı. Öyle ya nice savaş görmüş, boğazında “beşi birlik” gibi parıl parıl parıldayan uzunca yara izi kalmış, ocaklarının umudu ağbeyini şehit vermiş biri, boş konuşmazdı ya. Herkes, onun, içleri serinleten sözlerinin düşüncesine dalmıştı sanki. Zaten hepsi de yüreklerini ısıtacak bir umut arıyorlardı, umutsuzluğun sıcakla birlikte sardığı ruhlarına. Yine de, ya düşman hududu geçerse endişesi rahat bırakmıyordu kimseyi...

      Belli belirsiz düşünceler, gelip gidiyordu dimağlarına. Ötelerden bir karaltının, belirginliğini hissettirmesi, yüzlerin gülümsemesine neden oldu. Emiç Aba´nın değneği elinde, dik dik gelişi, yeniden umuda gark etmişti herkesi.

Genç kızlar ve gelinler, bir koşu vararak eşeğin heybesini indirdiler. Erkekler bir ekin yığınının dibinde, kadınlar bir diğer yığının dibinde, tandır ekmeğinin üzerine dökülen bulgur pilavını yemeye başladılar. Yoğurt torbasında da, bir el çabukluğu ile göze suyuyla harmanlanan çalkama, tas tas iniyordu pilavın ardı sıra. Öğle arası azıcık dinlenmeleri fırsat bilen gelinler, yaşlılara gözükmeden, bezlerden küçük çadırcık yaparak gölgesine emanet ettikleri çocuklarını, emzirmeye koyuldular...

      Ekinler, olanca bereketine rağmen kimsenin yüzünü güldürememişti. Kulmaç´ın kucağından eksik olmayan simsiyah bulutlar, dillendirilemeyen soruları saklıyordu sanki. Kasabalardan, köylerden, şehirlerden eli silah tutan herkes, düşmanın önüne set olmak için sıraya girip, kayıt yaptırıyorlardı.

      Köyden de ilk önce Ramazan Onbaşı niyetlenmiş ancak Baş Efendi´nin “Baba sen yaşlısın, sen burada kal” ikazıyla biraz üzülmüş, yine de bir akıncı edasıyla gençlere harp anılarını anlatmaya devam ediyordu.

      Emiç, yine tandırı yakmış, kısık gözleri, saman alevlerinin bulgur çorbasıyla söyleşmesine dalmıştı. Yüzünde, bin yılın yorgunluğu ve dinginliği hüküm sürüyordu. Genç olmasına rağmen, saçları çoktan beyaz gelinliği giymişti bile. Elindeki çubukla hem samanları karıştırıyor, hem de “Düşman, duşalı kalsın” diye söyleniyordu. “Düşman duşalı kalsın” sözünün ilk defa ninesinden duymuştu. Ninesi yeni doğan buzağıyı, annesini rahat sağmak için iple bağlıyor(duşuyor) ve her seferinde de “düşman da duşalı kalsın” diye iç geçiriyordu. Öyle ya fidan boylu erlerin serhat boylarından geri dönmeyişlerine içerlemişti belki de. Yemen´e gidip te bir daha haber alınamayan, kınalı kuzulara yanmıştı kavruk yüreği...  

       Ali Duran, yavaş yavaş yanına yaklaştı. Ayrılığın kol gezdiği kelimeleri usulca mırıldandı:

--Öyle dalma Emiç´im, gidiyorum diye ölecek miyiz?

      Emiç, hiç kafasını kaldırmadı. Gözlerinden dökülen pıtır pıtır yaşlar, saman çöplerine karışıyordu. Ali Duran, görmezden geldi o sağanağı. O da dayanamazdı böyle ayrılıklara. Usulca Emiç´in yanına çöktü. Ekin biçe biçe nasırlanmış elleriyle, koca koca gözlerini sildi. Titrek sesi, sanki yüreğindeki depremleri haykırıyordu. Emiç´in, papatya oyalı yazmasının kıyısından sarkmış kâkülünü eliyle düzelterek, kulağına fısıldadı:

    —Ağlama, ne olur ağlama. Hem düşmanı tepeleyip döneceğim. Mustafam sana emanet. Sen ağlarsan, nasıl giderim sonra...

Ağlamak istemiyordu; ama yüreğine de bir türlü söz dinletemiyordu. Gönlünün hüzün kuşları çoktan gelip tünemişlerdi gözlerine. Zaten kimsesizlik şerbetini, çocukluğundan beri çıkınında saklıyordu. Bundan sonra hiç dayanamazdı, yalnızlığın esaretine. Zaten doğuştan künyesine gurbet yazılmıştı. Bir de yüreğinin yarısına mı gurbet yazılacaktı?

     Ali Duran´ın yüzüne bakmaya cesaret edemedi. Öksüzlüğün ve yetimliğin kol gezdiği yüreği, daha fazla dayanamadı. Hıçkırıklara, yerin ve göğün, görünen ve görünmez yaratıkları eşlik etmeye başlamışlardı. Ali Duran´ da ince ince burkulmuştu.

Emiç, elini boynuna attı. Ta büyük ninesinden kalma “hameyli”yi çözdü. Yavaşça kalkarak Ali Duran´ın boynuna taktı. Önlüğünün cebinden çıkardığı papatya işlemeli “çevre”yi de, işliğinin cebine koydu. Kadife sesiyle, gönlünü verdiği adama seslendi:

--Git, yolun aydınlık olsun. Gidenlere hiç ağlanır mı?... Bak ben de ağlamıyorum.

     Hem konuşuyor, hem de dingin ırmaklar gibi çağıldıyordu. Koca avlunun içinde, iki kişinin sukut vedasına, boğulan tandırdan çıkan dumanlar da ağlıyorlardı sanki.

Civar köylerden de Çanakkale´ye gidecekler epeyce bir yekûnu tutuyordu. Herkes el yordamıyla ufakça bir hazırlık yapmıştı. Ali Duran´la birlikta on yedi kişi hazırlanmıştı bu köyden. Cuma namazını kıldıktan sonra, at arabalarıyla kasabaya gidecekler, orada da diğer köyden gelenlerle birlikte Sivas´a ulaşacaklardı.

Köyde derin bir sessizlik yaşanıyordu. Bu derin sessizliği çocukların savaş oyunları bozuyordu. Değnekten yaptıkları silahlarla düşmanı püskürtüyorlar ve bir an önce büyümek için sabırsızlanıyorlardı.

Bu sessiz beklentiyi köy imamı Mılla Hüseyin Hoca´nın kadife sesi bozuverdi bir Cuma günü. Bakır ibriklerde abdestini alan bir cümle insanlar, usul usul caminin yolunu tuttular. O gün görülmemiş bir heyecan vardı sanki.

Büyük Sultan Alparslan´ın Malazgirt ovasında kıldığı Cuma namazının küçük bir sahnesiydi yaşananlar. Hüseyin Hoca, vaazında vatan müdafaasının erdemlerinden bahsetti bir bir. O konuştukça küçük kalabalık hıçkırıklara boğuluyorlardı. İşliklerinin iç ceplerinde taşıdıkları mendillerle küçük sağanakları kurutuyorlardı yaşlılar.

Kadınlar ve çocuklar caminin hemen yanında öbek öbek oturmuş, bilenlerin okuduğu Kuranı Kerim´leri dinliyorlardı. Derken namaz bitti. Çıkanlar nizami bir şekilde dizildiler. Sıra ile ismarlaşmalar başladı. Helalleşmeler, azık çıkınları, gök kubbeyi yaran feryatlar, bir kez daha yankılanıyordu bu uzak diyarda.

Kadınlar evde vedalaşmışlardı gidenleriyle. Çocuklar dur durak bilmeden bu hazin tiyatroda hem oynuyorlar hem de ağlıyorlardı.

Uzun kucaklaşmalar sonunda at arabaları kasaba yoluna doğru hareket ettiler. Arkalarından su dökenler çokça bir temenni de emanet ediyorlardı, fidan boylu aslanlara. Çocuklar kırık aynaları yansıtıp, aydınlık günler dileğini sunuyorlardı apansız.   

**  

      Ramazan Onbaşı, çok değişmişti. Yıllar mı, çektiği acılar mı, onu rahat bırakmıyordu. Elinde değnek, ordan oraya dolaşıyor, hiç kimseyi tanımıyordu. Cepheden iyi haberler, bir biri ardına geç te olsa geliyor; ancak köyden gidenlerin hiç birinden haber gelmiyordu. Çamurun libasını giyinmiş, kerpiç damlarının virane köşelerinde, derin konuşmalar üçüncü yılını doldurmuş; ama gidenlerin haberi hiç gelmemişti.

      Emiç Aba, köy çeşmesinden bakraçları doldurmuş, taşlı yollara baka baka ilerliyordu. Birden Ramazan Onbaşı dikiliverdi yanıbaşında. Üstü başı yırtık, gözleri kısık bir vaziyette Emiç Aba´ya söylendi:

--Bedel olmadan olmaz. Bedel verilmeden olmaz. Bedel... Bedel...

Ramazan Onbaşı´nın bu beklenmedik sözleri onu yıkmıştı sanki. Köyün kadınları, her ne kadar “o delirdi ona bakma” dedilerse de, Emiç´in içi, ilkbaharda eriyen karlar gibi yanmaya başlamıştı çoktan. Dizlerinin bağı çözüldü sanki. Tepeden tırnağa, sıtmayı andıran titremeler, adeta zelzele gibi vücudunu sarstı. 

        Düşman yine bozguna uğramış, tasını tarağını toplayarak Çanakkale´yi terk etmişti. Buruk bir mutluluk, köyden köye yayılıyordu. Gidenlerin sadece bir kaçı, ya kolunu, ya bacağını bırakmış bir vaziyette dönüyorlardı. Mustafa epeyce serpilmiş, avını gözleyen şahin bakışlarıyla anasına her gece, “ana babam ne zaman gelecek” diye sormayı ihmal etmiyordu. Güngörmüş, alnının çentiklerine yüzlerce acının tarihi kazılmış Emiç kadın da her seferinde, “gelecek zümrüdü ankam gelecek” diye onu avutuyor, “idare”nin fitilini kısarak, uzun kış gecelerinde, büyüklerinden dinlediği “manilerle" onu uyutuyordu. 

"Alma attım yuvarlandı
Gitti beşiğe dayandı
Bebek beşikte uyandı
Nenni balam balam
Nenni oğul oğul"

Mustafa, annesinin her defasında, bu ezgiyi mırıldanırken ağladığına şahit oluyordu. Zaten Emiç kadında, göz yaşı ülkesinin sağnağını taşıyordu; titrek ruhunun hüzün aynasında... İyi de biliyordu ki, Yemen´e de, Çanakkale´ye de gidenlerin bir daha geriye hiç dönmeyeceklerini…

**

      Kardelenlerin bahar muştusuyla beraber, otların yeşile çalan renk cümbüşü, yine saçlarını göstermiş, ebemkuşağının bereket türküsüyle birlikte, efil efil dalgalanmaya başlamışlardı yine. Tecrübenin, bakışlarını tarihleştirdiği rençperler, çorak yerler geçmesin diye, sabahın serinliğinde kolları sıvamışlardı. Tandır ekmeğinin arasına iyice yayılarak “düremeç”yapılan salamura peynirler, soğuk sularla, sabahın mahmurluğunu dağıtıyordu. Yoksulluktan al al olmuş yüzler, yarınlara doğru, bitmez umutlarını salıyorlardı, çayır kuşlarının ötüşlerine.

      Küçük tepenin çakıl yolundan bir adamın, sağa sola yalpalayarak geldiğini gören ırgatlar, bir ot yığınının dibinde, kalın tütünlerini sararak, ona doğru bakmaya başladılar.

Yabancı, kalabalığı görünce çayıra doğru yöneldi. Kısa selamlamadan sonra hiç beklemeden söze girdi:

--Ben Yozgat´tan geliyorum, Ali Duran´ın ailesini arıyorum. Çanakkale´de beraberdik te..

Herkes, o an yutkundu kaldı. Kimse ona, bir şey sormaya cesaret edemedi. Bir çocuğun alelacele koşmasıyla, Emiç Aba, elinde Mustafa ile orada bitiverdi. Kehil kehil soluyarak, diz üstü bilinçsizce çöktü. Yabancı, esrik bir sukutla, ana oğulu süzdü. “Ben, Ali Duran...” diye konuşmaya çalıştıysa da, bir türlü tamamlayamadı önceden hazırladığı sözlerini. Oradakiler adeta taş kesilmiş, bu hazin öyküye şahitlik ediyorlardı. Yabancının, acıyı içselleştiren titrek eli, onlarca nemli gözün sukutuyla birlikte, usul usul koyun cebine doğru gitmeye başladı. İşliğinin cebinden, papatya işlemeli çevreyi ve “hameyli”yi  Emiç kadına doğru uzattı. Herkesin nutku durmuştu. Sessiz gözyaşları, habersizce yüreklere doğru akmaya başlamıştı yine. Öyleya bakımsızlıktan taşlaşan sadece elleriydi, yürekleri değil ya...

      Mustafa, olandan bitenden habersiz, anasının çevreye ve hameyliye sarılarak ağladığına bakıyordu. Orada, işlerini bir an olsun bırakan rençberler de, bu hazin fırsatı ganimet bilip, kendi kayıplarını da katarak bu virane çıngıya, gözyaşı ülkesine, kora halinde eşlik etmeye başladılar. Yabancı, Mustafa´nın çakır gözlerinden öperek kalktı ve geldiği yola doğru kayboldu.

      Ramazan Onbaşı, bir süvari gibi öne atıldı ve meraklı gözleri bir bir süzerek, Emiç kadının ellerinden hameyliyi alıp, Mustafa´nın boynuna taktı. Yarık yarık elleriyle, hem gözyaşlarını siliyor, hem de bağırıyordu: Bedel olmadan olmaz. Bedel olmadan olmaz...

                                                              OSMAN ÇELİK

 








Kaynak:

Okuyucu Yorumları (0 yorum)
Adınız Soyadınız *
E-Posta *
 
Telefon
Güvenlik *
Yenile
 
Yorumunuz *
Esenlik Bildirisi
Esenlik Bildirisi
Yargı kesin: Acı duymak ruhun fiyakasıdır
Yağmur Duası
Yağmur Duası
/Ortalıkta ölüm sessizliği var/
Bir Japon Nasıl Ölür
Bir Japon Nasıl Ölür
Edebiyatımızın önemli isimlerinden Ali AYÇİL´in DERGAH YAYINLARI´ndan çıkan “BİR JAPON NASIL ÖLÜR” adlı şiir kitabı beğeniyle takip ediliyor.
bir Cahit ZARİFOĞLU şiiri
bir Cahit ZARİFOĞLU şiiri
Kavuşmalarımız ağır aksak, ayrılıklarımız koşar adım...
Taşları Yemek Yasak
Taşları Yemek Yasak
Taşları yemek yasak...
Nazım ELMAS ile Söyleşi
Nazım ELMAS ile Söyleşi
Düşünürlerin kaleminden çıkan eserler, daha bir cezp eder insanı. Toplumun aradığı şeyi ilk önce bulanlar diye düşünürüm hep. Sahiden de, aramaya çıktığımız her güzelliği ilk önce bulupta bize sunar sanat erbabı. Bu hafta, içsel bir zenginliği sunacağız sizlere. İçinden aydınlanıp, dışına ışık veren bir bilgeyi konuk edeceğiz. GİRESUN ÜNİVERSİTESİ Öğretim Üyesi Prof.Dr.Nazım Elmas ile yaptığımız güzel bir söyleşi. Hep beraber okuyalım… Buyurun efendim.
Dergah Dergisi Okurlarla
Dergah Dergisi Okurlarla
Edebiyatımızın akil kalemlerinden biri olan, yazıda büyüğümüz Mustafa KUTLU´nun Dergah yolu, yine kültür hayatımızın önemli isimlerinden Ali AYÇİL´in Genel Yayın Yönetmenliğinde devam ediyor. Dergah Dergisi 338.sayısı ile okurlarla buluştu.
"Ezim Ezim Eziliyor Yüreğim"
"Ezim Ezim Eziliyor Yüreğim"
Türkülerin babası olarak anılan Sivaslı hemşehrimiz Muzaffer SARISÖZEN´in 10 binin üzerinde türkü derlediği biliniyor.TRT repartuarının neredeyse tamamına yakınının Muzaffer SARISÖZEN tarafından derlenen eserler olduğu belirtiliyor.Türkülere aşık olan SARISÖZEN hastanede yatarken ölmeden önce "EZİM EZİM EZİLİYOR YÜREĞİM" isimli Zaralı Halil türküsünü istediği ve dinleyemeden hayata gözlerini yumması ise hala unutulamıyor.
Çal Çoban Çal, Gam Senin Neyine?
Çal Çoban Çal, Gam Senin Neyine?
Ulu Hakan Yıldırım´ın bile gözdesidir. İki gözünün bebeği, Sivas ve oğlu Ertuğrul´u kaybedince, dünyası kararır, yıkılır. Bir ağaç altında dünyadan bi haber kaval çalan çobana “Çal çoban çal, gam senin neyine, Sivas gibi kale Ertuğrul gibi oğul mu kaybettin? Senden mesut kim var?” diye nidada bulunur
Türkülerle Ağlayan Adam!
Türkülerle Ağlayan Adam!
Türküler bir insanı nasıl ağlatır? Yada nasıl bir insan türküleri ağlatır? Göz yaşının rengi nedir sahi? Hasret mi, aşk mı, sevda mı, vefa mı, veda mı?
Kara Toprağın Nazlı VEYSEL´i
Kara Toprağın Nazlı VEYSEL´i
Bazen kadir kıymet bilinmez de hani. “Kadri bilinmeyen menevşe” misali, dolanır durur dört bir bucakta...
Selam Söyleyin
Selam Söyleyin
Halk Edebiyatımızın mümtaz ozanlarından biri olan biri olan SIZIRLI Süleyman ULUTAŞ´tan güzel bir şiir...
"Uzun Hikaye" Beğeniyle İzleniyor
"Uzun Hikaye" Beğeniyle İzleniyor
TÜRKİYE´nin kültür ekranı olan TV NET, farklı programlar ve açtığı ufuklar ile dikkat çekiyor. Kültür hayatımızın en önemli unsurlarını entelektüel bir bakış ile gündeme getiren TV NET´in Ali AYÇİL ve Turgay BAKIRTAŞ´ın hazırlayıp sunduğu “UZUN HİKAYE” izleyenleri mest etmeye devam ediyor.
Arastanın Son Çırağı
Arastanın Son Çırağı
/avlanırdım hışmımdan naçar düşmüş dallarda/
Özgürleşemiyorum...
Özgürleşemiyorum...
/Yorgunum, uykusuz, hüzünlüyüm./
Başlangıç Tarihi
Bitiş Tarihi
E-Gazete
Son Sayı
Önceki Sayılar
Sivas için namaz vakitleri
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsi
06:00 07:44 12:44 15:09 17:27 18:59
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar