BAŞ YASTIĞIMA ŞİVAN DÜŞTÜ
Anadolu bu olsa gerekti. Binlerce yıldır arı kovanından süzülen, irfani duygu bu olsa gerekti.
Tarih: 24.12.2016 09:41:52/ 1258okunma / 0yorum

 

Git git bitmezdi eskiden ne güzeldi yollar
 Yeni bir yol başlangıcıydı her yol sonu
 Hasretle nasıl kucaklaştığını toprakla suyun
 Dağların yere nasıl sağlam oturduğunu
 Ve ne güzel çatıldığını gökyüzünün
 Görebilirdiniz buna vaktiniz vardı
 Yollar eskiden uzadıkça uzardı
 
***
 Ah atlar ve develer yolların ve yolcuların
Yorulmak bilmeyen mukaddes yoldaşları
O kervanlar ki ağır aksak gidişlerinde
Şimşeklerden hızlı Buraklar vardı
 Alır eski zaman yolcularını apansız
Erişilmez bir menzile bırakırlardı
Bütün yolların erişilmez başlangıcına
Git git bitmezdi eskiden ne güzeldi yollar”

  Öğretmenliğimin daha ilk yılıydı. Takvimler 1997 Aralık ayını gösteriyor ve bu ilk görev yerime geleli yaklaşık bir ay olmuştu. İlçeye epey uzaktı ÜTÜKYURDU KÖYÜ

 Okulun hemen karşısındaki tepecikler üzerindeki çamlar, ak gerdana dizilmiş inciler gibi yemyeşil bir asudeliği barındırıyorlardı.

 Hele karın narin dallara bir gelin duvağını anımsatırcasına inmesi, şair yanımı coşturuyor, vakitli vakitsiz emsalsiz cümleler indiriyordum ajandamın bir kenarına.

Yeni tanımaya başlıyordum herkesi. İlk zamanlar alışmakta zorluk çeksem de zamanla, insanların yüreklerindeki sırlara vakıf oluyor ve ısınmaya başlıyordum yavaş yavaş.

 Özelikle okulun hemen altında gürül gürül akan Habeş Çayı bana tarifsiz coşkular veriyordu.

 Cuma günleri çok dikkatimi çekmişti. Cuma günleri sanki yarı bayramdı. İnsanlar dört bir yandan gelip burada Cuma Namazı kılar ve namaz akabinde ise bir birlerini yemeğe götürürlerdi.

 İlk defa gördüğüm güzel bir adetti. Elbette köyün öğretmenini de ihmal etmezler her seferinde değişik bir evde Cuma yemekleri yenilirdi.

 Ne yalan söyleyeyim çok hoşuma giderdi. Özellikle Cuma günleri köyün yaşlı dini bilgini Mustafa Hoca´nın Cuma Namazını kıldırmasına bayılırdım. Hele namaz akabinde “o titrek sesi ile ettiği dualar” bir başka lezzet verirdi o güne. Duanın sonunda “ordumuzun havada, karada ve denizde muzaffer olmasını” dilemesi, insanın içini titretir ve yüce bir duyguya salardı.

 Köylüler, elektriklerin gittiği gecelerde değişik hikayeler de anlatırlar, hatta lojmanın hemen ötesinde köyün girişindeki virane “değirmen” ile ilgili de gizemli şeyler sohbete konu olurdu...

 “Aman hoca, gece o değirmen etrafında dolaşmayasın” diye yarı şaka yarı ciddi takılıverirlerdi.

 Yine fırtınanın canhıraş sağı solu yaladığı bir gece, yağan karı selamlamak için dışarı çıktığımda, hakikaten de “o yıkık değirmenin dibinde yanan iki sigara ateşine benzer” ışığı görünce, acaba köylülerin anlattığı sırlı şeyler mi var demedim desem yalan olur.

 Yine de sığınıp Yaradana bildiğim duaları okuyarak, usul usul vardığımda ne göreyim, dağın ardındaki Söğütlü Köyü´nden iki kişi, Zara´dan gelmiş ve fırtınaya tutulup oracığa sığınmışlardı.

 Elbette ki onları hemen lojmana buyur ettim. Öyle ya, bir öğretmenin bulgur pilavı ve kırmızı mercimek çorbası her daim hazır ve nazırdır.Konuklara, mükellef olmasa da yarı mükellef bir sofra ile akşamı lezzetlendirip, sabah erkenden de köylerine salıvermiştim.

Bizim insanımız unutur mu hiç bu konukseverliği. Gece misafirleri ne zaman Zara´ya gitseler, ara ara uğrayıp bir ihtiyacımın olup olmadığını sorarlardı...

Zaman geçiyor ve ben Ütükyurdu Köyü´ne alışıyordum. İyi insanlardı. Bir kez olsun ekmeksiz yoğurtsuz kaldığımı hatırlamıyorum. İşlerinde güçlerinde idiler. Sabahın köründe kalkar, kara tipiye aldırmadan günlük işlerini yaparlardı.

Kar olur, boran olu, tipi olur yollar kardan günlerce kapanır ama hiçbir kimse yüreklere ulaşan yolları kapatmazdı...Çoğu zaman karı, tipiyi yara yara bir birine gece oturmasına giderlerdi. Bu çok hoşuma giderdi. Ben bunlara "kar kuşanmış adamlar" demeye başlamıştım.

Hafta sonları bazen Zara´ya inerdim. Sürekli çalışan bir minibüs olmadığından ya giden traktörlerle, ya da Harami Mezrası´nın renkli siması Şahin Abi´nin beyaz arabayla giderdik.Beş kişilik araba Zara´ya gidene kadar yoldan binenlerle, on kişiye kadar vursa da ne gam, kışta kıyamette bir araba bulmak yeterde artardı bile.Şahin Abi buralar hakkında bilgi vermenin yanı sıra, köy düğünlerinin de baş oyuncusu sayılırdı.

 Lakin ÜTÜKYURDU KÖYÜ düğünlerinde, daha kıdemliler yanında, mendili onlara bırakıp usulunce üçüncü dördüncü sıraya geçmesini de bilirdi.

 Günler çok çabuk geçiyor ve ben alışmaya başlıyordum. Özellikle Cuma günleri Cuma namazına köyün mezrasından gelen Çavuş Abi, okula uğrar “hoca akşam okul bitişi ağıla gidiyoruz” derdi.Benim için bir değişiklik olurdu. Orada da akşamları gece oturması devam eder, güngörmüş bir Osmanlı kadını olan Şükriye Teyze´nin nefis yemekleri ile bir hafta sonu noktalanırdı..

 Gani gönüllü insanlardı hepside. İmkanlar köyde sınırlıydı lakin Kösedağ kadar geniş bir yürek taşıyorlardı.

Masallardan süzülen bir sahneydi sanki buralar. Ütükyurdu Köyü, Kabalaklı Mezrası, Harami Deresi, Avşar Köyü, Söğütlü Köyü…

***

Yaşamın en umulmadık anlarına düşen kayıtlar, insanın hafızasını hep canlı tutar. Günler, aylar bir birini kovalasa da, zamanın çentikli saati, tik tak işlemeye devam eder. İşte böyle yitik bir zamandı yaşananlar.
Uzak bir dağ köyü ve uzak bir hayat türküsüydü.

 Küçük pencerenin karşısında akan bozuk çeşme, önüne konulan kaba, ağır ağır çiseleyerek akıyor ve bir bilinmez anı uzatıyordu uzak iklim şarkılarında.

Kar fırtınasının uğul uğul uğuldaması, yitik zaman gezginleri gibi, bilinmez hasretleri çağrıştırıyordu içimde.
**
Mağrur bir kartal gibi başını yücelten Kösedağ, içimin ırmaklarını coşturuyor ve kendimi bilinmez heyulalara atıyordu sanki. Yaz kış demeden onun haşmet türküsünü köye ulaştıran Habeş Çayı, boz bulanık günlerden ari zamanları dillendiriyordu adeta.

 Ve bir köy öğretmeni, mesleğinin ilk günlerinde yaşananları usul usul günlüğüne kaydedip, öte zamanların hayalini örüyordu ilmik ilmik…

 Ve bir yalnız akşam. Diğer yalnız akşamlardan farkı olmayan, lojmanın penceresinden köyün ölgün ışıklarına gözlerin daldığı, bir yalnız akşam. Duru,arı bir sessizlik.

Akşamın koyu seyrinde, saksağanların kapı zili kabilinde işaretleriyle içeri giren, dalgın sükûneti bir anda bozan, lojmana en yakın yerde oturan yaşlı bir insandı. Sobanın üstünde, saatlerce kaynayan su, bir çayı dudaklarla tanıştırmak için hazır kıta bekleşip durmaktaydı. Gece çayına, çocukluğumdan beri meftundum zaten. Yatsılıkların, geceyi eğlenceye dönüştürdüğü, toprak damlı bir bozkır köyü geçmişim canlandı hafızamda birden bire.
Daha akşam olmadan, pelit odunlarla şenlendirdiğim soba, yitik zamanları, çıngıları ile aydınlatıyor ve dahası gelen misafirin dalgın bakışlarında kayboluyordu.
**
Ali Paşa Dayı… Bu köyün en yaşlısı sayılırdı. Güngörmüş, nice memleket gezmiş, terkisinde her daim hatıraları olan biri.Kösedağ´a inmiş kırağılar misali, sakalına inmiş kırağılarla kartal gibi bir adem adeta.

Benim yalnızlığımın su aldığı bir zamanda, kapıyı tıklatarak destursuz içeri girmesi ve dahi usulca bir kenara oturması, iyi insanların yağız ata binipte gitmeyeni herhalde diye içimden geçirmeme sebep oldu.

Kısa kısa cümlelerle azıcık hasbıhalden sonra, yaşamının birçok yerinde, ilginç insanlarla tanışma hayali olan bir insana, dünyanın en güzel söyleşmesini anlattı o gece.
Şöyle uzunca, sobanın üzerinde kaynayan suya bakıp, bir of çekip karşıki dağları paraladıktan sonra, masal kahramanlarını anımsatan bir eda ile:
-- Söyle bakalım hoca, su ile odun ne konuşuyor?..
Benim kem kümümü anlamış olacak ki, başladı bir bir anlatmaya:
-Bak evlat, su oduna saatlerdir serzenişte bulunuyor. Odunu vefasızlıkla suçluyor. Ona, ben bir zamanlar yağmurdum, sen de cılız bir fidandın. Ben seni büyüttüm, suyunu verdim, karnını doyurdum. Ama sen şimdi ateş oldun ve beni fokur fokur kaynatıp canımı yakıyorsun. Bu hiç arkadaşlığa, vefaya sığar mı diye nidada bulunuyor… 
Sahiden de şaşırmıştım bu anlatılana. Bizim bakıp ta göremediğimizi, bir hal yordamı ile irdeleyen bu yaşlı adamın, gecenin bu en tenha yerinde söylediği vefa örneği, oldukça şaşırtmıştı beni. Günlerdir aynı manzarayı, boş gözlerle seyrettiğimin farkına vardım bir anda. Ali Paşa Dayı ile o akşam ki muhabbete doyum olmaz bir aşkla sarılmış ve onu her gördüğümde yeni şeyler öğrenmek için konuşturmaya çalışıyordum. O da bıkmadan usanmadan benim ısrarlarıma dayanamaz, heybesinde biriktirdiği yaşanmışlıklar ormanını benle paylaşırdı.
Ve bir gün hayata dair son konuşmasını, benle yapacağını hiç akıl etmemiştir. (Hatta yolculanmadan bir gün önce, kol kola fotoğraf makinesinin karşısında zamanı durdurduğumuz bir tesadüf olamazdı sanırım.)
Lojmanın yanı başındaki bozuk çeşmede, ellerini yıkadığını görmüş, azıcıkta yarenlik etme maksadıyla pencereyi açarak bir bardak çay uzatmıştım.

Her zamanın aksine, şakalaşacak bir haleti ruhiyesi yoktu. Verdiğim bir bardak çayı sükûnetle içip, tuhaf bir durgunluğunu ve ürkek bakışlarını üzerime emanet edip, “koca bir ömür sürdüm. Yoruldum artık hocam. Bu dünyanın yükü ağır.” Diye usul usul “tillesiyle” yürüyerek karşı tepeciğin yamacındaki cılga da bir müddet oturup, ömrünü geçirdiği köyüne son bir defa baktıktan sonra, sağ tarafa uzanmış bir vaziyette yalan dünyayı terk etmesiyle noktaladı her şeyi.

Canhıraş koşuşturmalar eşliğinde, bir battaniyenin arasında üç beş kişi evine getirince, ayyuka çıktı karısı Sersem Teyze´nin feryadı figanları.
Gün geçti, vakit dolandı ama Sersem Teyze´nin ağıtları hiç dinmedi derenin içindeki bu yalnız köyde.

 Köyün içinden, lojmana doğru her gelmemde, evinin önünden geçerken, Sersem Teyzenin “yiğidim aslanım beni niye bıraktın” ahu figanına hem ben, hem de gece gündüz durmadan çağıldayan Habeş Çayı şahit oldu.

Hatta o acı nidaları duymamak için yolumu öteden de geçirsem, lojman oraya yakın olduğundan, ta oradan bile yaktığı ağıtları duyardım
Hatta bir seferinde yanına varıp, teselli edeyim diye bir iki laf etmeye bile kalkıştım. Öteden bildiğim mukadderat anlamlı cümleleri sıralarken, o da içindeki hüzün ırmaklarını boşaltıvermişti yüzüme:

 “Nasıl ağlamayayım baş yastığıma şivan düştü” diye içimdeki onca mürekkep kokan cümleyi tarumar etmiş, günlerce bu sözü tekrarlayıp durmuştum. Baş yastığıma şivan düştü. Baş yastığıma şivan düştü…

Baş yastığını yolculamanın verdiği hüzünle, arşı alanın şahitlik ettiği nazenin ağıtlar, benim de içimi günlerce yaralamaya devam etmiş, davudi ses tonuna, lojmanın yanı başındaki selvilerde konaklayan saksağanlar bile pür dikkat kesilmişlerdi
Anadolu bu olsa gerekti. Binlerce yıldır arı kovanından süzülen, irfani duygu bu olsa gerekti.
Hayat da işte, böyle bişeydi sanırım sevgili okurlar. Paranın pulun anlayamayacağı şeyler...

Üniversitede öğretilmeyen nice şey, burada bir bir öğretiliyordu sanki. Hayatın beni olgunlaştırmak için, karşıma ardı ardına nice görünmeyen üniversiteler çıkardığına şahit oluyordum.

Sahi bunlar bir rüya mıydı? Ya da bu satırları yazanın bir kurgusu mu? Böyle bir yer olduğuna ve bu kahramanlar gerçek hayatta karşıma çıktıklarına göre rüya değildi. O zaman, gerçek hayattan oluşturulmuş bir sahnenin içinde miydim ben? Ya benim rolüm neydi? Hayatın irfan rolünü öğrenmeyi bana sufle eden bu uzak dağ köyünde, acemi bir oyuncu muydum?
Zaten hayat bir tiyatro, bizlerde birer oyuncu değil miyiz?..

                                                                                                                OSMAN ÇELİK








Kaynak:

Anahtar Kelimeler:
Okuyucu Yorumları (0 yorum)
Adınız Soyadınız *
E-Posta *
 
Telefon
Güvenlik *
Yenile
 
Yorumunuz *
Bir Başkadır Benim Memleketim!
Bir Başkadır Benim Memleketim!
TRT AVAZ ekranlarında yayınlanan “Ninniden Ağıta Anadolum” programı SİVAS kültürünü ekranlara taşıyarak izleyenleri gözyaşı ülkesine götürdü.
Tonus Tatlısı Yok Oluyor
Tonus Tatlısı Yok Oluyor
Kültürümüze yönelik bazı yemek ve tatlı çeşitlerinin zamana yenik düştüğü ve yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kaldığı görülüyor. Buna en güzel örnek ise, Sivas´ta özellikle de Altınyayla yöresinde genelde kış aylarında yapılan ve seferberlik tatlısı olarakta bilinen kavut tatlısı.
Ölüm Yıldönümünde Ahmet Kaya
Ölüm Yıldönümünde Ahmet Kaya
Kim ne derse desin, bu ülkede hemen hemen herkes Ahmet Kaya dinlemiştir. O isyanın, hasretin, aşkın söze gelmiş halidir...
Bu Mudur İşte Budur!
Bu Mudur İşte Budur!
Kültür hayatımızın önemli isimlerinden biri olan GİRESUN ÜNİVERSİTESİ Öğretim Üyesi Rektör Danışmanı Doç.Dr. Nazım ELMAS´ın yeni kitabı okurlarla buluştu. Yüzlerce öğrenci yetiştirerek Anadolu´nun dört bir yanına öğretmen olarak gönderen ELMAS, öğrencileri tarafından kitap gibi adam olarak anılıyor.
Toprağın Nazlı VEYSEL´i
Toprağın Nazlı VEYSEL´i
Toprakla, çamurla kavrulan yürekler, imbik imbik süzülürler ariflerin gözyaşı ülkesine. Sonra güneş selama durur, küçücük bir çocuğun yumuk yumuk ellerine. Teller kâinatın sonsuzluğuna eşlik eder; gürler, coşar. Sonra saz olur, yâr olur, can olur , Veysel olur...
Bunu İlk Defa Duyacaksınız!
Bunu İlk Defa Duyacaksınız!
SİVAS´ın “görünmeyen üniversitesi” olan Şah Dede İhramcızade İsmail Hakkı Hazretleri, ölümünün ardından yıllar geçmesine rağmen sevgiyle anılıyor. İnsanlara, sevgiyi ve birlik beraberliği öğütleyen Şah Dede´nin, Sivas dışında da önemli bir seven kitlesi bulunuyor.
Taşları Yemek Yasak
Taşları Yemek Yasak
Taşları yemek yasak...
bir Cahit ZARİFOĞLU şiiri
bir Cahit ZARİFOĞLU şiiri
Kavuşmalarımız ağır aksak, ayrılıklarımız koşar adım...
İsyanın Şairi, Şairin İsyanı
İsyanın Şairi, Şairin İsyanı
Efsane devrimci Che Guevara, mücadelesi ile gündemde iken onun şairlik yönü ise kamuoyunca bilinmiyor. Hayatı boyunca, mücadeleden mücadeleye koşan Che Guevara´nın hayatını azıcık bilip bilirmiş gibi yapan sanal sosyal demokratlar, kapitelistleşmekten kendilerini alamıyorlar.
SİVAS BENİM YÜREĞİMDE...
SİVAS BENİM YÜREĞİMDE...
Dumlupınar ilkokulunda okuduğu yıllarda "Sesimiz" adındaki aylık okul gazetesinde yazdığı şiirlerle başlayan yazın hayatına halen devam eden Mustafa BALEL ile gazetemizkeyifli bir söyleşi gerçekleştirdi.
Bir Şair Göçtü Dünyadan
Bir Şair Göçtü Dünyadan
SİVAS Kültürüne sevdalı eğitimci şair Muzaffer ÖZDEN ölüm yıl dönümünde rahmetle anılıyor. Bir yıl önce 6 Ağustos 2016 yılında aramızdan ayrılan ÖZDEN, içli şiirleri ile tanınmakta.
Şairle Dostluk Gibi Tekinsizdir Hayat
Şairle Dostluk Gibi Tekinsizdir Hayat
Orhan TEPEBAŞ, genç kuşağın velut şairlerinden biri olarak dikkat çekmeye devam ediyor. Sezai KARAKOÇ, Nuri PAKDİL ve Mustafa KUTLU gibi kültür hayatımızın öncülerinin yolunda emin adımlarla ilerleyen TEPEBAŞ, “Kadim Kapı”adlı eseriyle büyük beğeni topladı.
AZİZ VLAS Turizme Kazandırılmalı
AZİZ VLAS Turizme Kazandırılmalı
Sivas´ta yaşadığı bilinen Aziz VLAS, dünyanın her tarafında Sivaslı VLAS olarak tanınıyor. Mezarının Gök Medrese civarında olduğu varsayılan VLAS´ın, isminin yaşatılıp turizme kazandırılması durumunda, pek çok değişik milletten insanın, SİVAS´a gelerek AZİZ VLAS´ı ziyaret edip inanç turizmi açısından şehre önemli katkıların sağlanacağı belirtiliyor.
Aziz Baba´nın Malları Yağma
Aziz Baba´nın Malları Yağma
Sivas araştırılmayı bekleyen pek çok konuyu içinde barındırıyor. TAŞHAN´da bir zamanlar ticaretle uğraşmış Aziz Baba´nın ilginç hayatını araştıran SİVAS POSTASI GAZETESİ, önemli sonuçlara ulaştı.
ŞAH DEDE´yi Götüreceklerdi!
ŞAH DEDE´yi Götüreceklerdi!
Sivas Postası Gazetesi´nin ilk defa gündeme getirdiği Şah Dede´yi ORDU´ya götürme haberi ses getirdi. Gazetemiz ile temasa geçen pek çok SİVASLI, bu tarihi gerçeğin dile getirilmesinden dolayı memnuniyetlerini dile getirdiler.
Başlangıç Tarihi
Bitiş Tarihi
E-Gazete
Son Sayı
Önceki Sayılar
Sivas için namaz vakitleri
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsi
05:29 07:10 12:27 15:05 17:25 18:54
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar