ANALİTİK DÜŞÜNEREK YAŞAMA KÜLTÜRÜ ÜZERİNE SOHBETLER

ANALİTİK DÜŞÜNEREK YAŞAMA KÜLTÜRÜ ÜZERİNE SOHBETLER

ŞİMDİ DE ANALİTİK DÜŞÜNMEYİ DENEYRLİM BAKALIM  

Değerli okurlarım, 
15.10. 2023 günlü yazımda anlattığım ve Nasrettin hocaya ait olduğu iddia edilen fıkrayı çocukluğumdan beri dinlemiş ve okumuşumdur.  Halen de yazılmakta ve anlatılmaktadır.

Her hangi bir konu hakkında analitik düşünebilmemiz için her şeyden önce o konuyu oluşturan parçaları (teşkil eden unsurları) birbirinden ayırmamız, yani analiz etmemiz lazımdır. Söz konusu fıkranın parçaları şunlardır:

● Topal Timur
● Yıldırım Beyazıt.
● Ankara savaşı
●Fil
●Ahali
●Nasrettin Hoca.

Simdi de, yaptığımız  analiz sonucunda elde ettiğimiz bu parçaların özelliklerini  birer birer düşünerek, onların birbiriyle uyum içinde olup olmadığını denetleyelim. Uyum içindelerse,  fıkranın Nasrettin Hocaya ait olabileceğine, değilse olamayacağına karar vereceğiz:

● Timur:  1336-1405 yıllarında yaşamış, Orta Asya’nın ve Hindistan’ın bir kısmında devlet kurup,  yönetmiş olan bir Emirdir..
● Yıldırım Beyazıt:  1360 - 1403 yılları arasında yaşamış Osmanlı Padişahıdır.
● Ankara savaşı: 1402 yılında Ankara’nın kuzey doğusundaki Çubuk Ovasında, Timur ile Yıldırım Beyazıt’ın orduları  arasında geçen ve Timur’un Zaferiyle sonuçlanan savaştır. 
● Fil: Hindistan'da yaşayabilen ve Timur’un Ordusuyla Anadolu'ya gelen ve doyması için pek çok yiyecek tüketen, iri cüsseli bir hayvandır. 
● Ahali: Anadolu da yaşamaktadır.
● Nasrettin Hoca: 1208-1284 yıllarında Anadolu’da yaşamış bir filozoftur. 
Şimdi Bunların birbiriyle uyumlu olup olmadığını kontrol edelim:  Ankara savaşının yapıldığı 1402 yılında, Hayatta olan bu iki hükümdarın birbiriyle savaşmış olması mümkündür. Fil de Timur'un ordusuyla Hindistan'dan Anadolu'ya getirilmiş olabilir.
Şimdi de Nasrettin Hoca ile diğerlerinin ilişkisini denetleyelim: 
1208-1284 yılları arasında yaşamış olan Nasrettin Hoca, Timur ile Yıldırım Beyazıt'ın arasında 1402 yılında yapılan  Ankara savaşından 118 yıl önce vefat etmiş olduğuna göre,  Ahalinin sözcüsü olarak Timur'un huzuruna çıkmış olamaz. Şu halde bu fıkra da Nasrettin Hoca fıkrası olamaz. 
Analitik düşününce vardığımız sonuç budur.

Görüldüğü gibi, İnsanların belli bir konuda analitik düşünebilmeleri için o konuyla ilgili  doğru bilgilere sahip olması ya da, hiç değilse  bazı bilgilerden haberi olması lazımdır. Fakat bu da yetmez. Sahip oldukları bilgileri, yeri ve zamanı gelince  kullanmayan kimselerin de, analitik düşünebilmeleri mümkün değildir.  
Analitik düşünerek yaşama kültürüne sahip olmayan kimselere de kargalar bile kılavuzluk eder. 
Değerli okuyucularım,  “Analitik” kelimesini kullanmak istemeyen ve onun yerine “Eleştirel düşünme” deyimini kullanmayı tercih eden kimselerin varlığından da haberim vardır. Onların haklı olup olmadıklarını anlayabilmemiz için de yine, analitik düşünmek zorundayızdır.   Şimdi  söz konusu fıkrayı bir de eleştirerek düşünelim, bakalım ki bu fıkranın parçalarından hangisini  ne suretle eleştirebileceğiz? 
● Timur ile Yıldırım Beyazıt'ı Nasrettin Hocanın  sağlığında savaşmamış oldukları için eleştirebilir miyiz?
●  Nasrettin Hocayı, Ankara savaşında 118 yıl önce ölmüş diye eleştirebilir miyiz? 
●  Filin Anadolu'da ne işi varmış? Diyerek eleştirebilir miyiz?
●  Ahalinin, hayatta olmayan Nasrettin hocayı  kendilerine sözcü olmasını rica etmiş olduğuna hiç birimiz şahit değiliz. 
Bizim şahit olduğumuz böyle bir fıkranın anlatılıyor olmasıdır. O halde eleştirebileceğimiz kişi, bu fıkrayı yazan ve bu fıkranın Nasrettin hoca fıkrası olduğunu kabul edenlerdir.
Görüldüğü gibi,  analitik düşünmenin maksadı ile, eleştirel düşünmenin maksadı arasında fark vardır. Bu farkın varlığını da yine analitik düşünerek ortaya koymuş olduk. Demek oluyor ki eleştirel düşünmenin temelinde de da yine analitik düşünme yarmaktadır. O nedenle Analitik düşünme her zaman geçerlidir. 
Şimdi size Bir İtalyan gencin İngilizce anlattığı bir Nasuriddin Hoca Fıkrasının çevirisini  nakledeceğim, İster analitik düşünerek, ister eleştirel düşünerek okuyun; keyfiniz bilir:
● “Nasuriddin Hocanın şöhretini duymuş olan Türk Sultanı,  onu onore etmek için huzuruna çağırıp "Dile benden ne dilersen" demiş. Nasuriddin Hoca da “İtalya’ya gidip gezmek istiyorum” demiş. Türk Sultanı da  Nasuriddin Hocanın vizesini pasaportunu hazırlatmış,  cebine de bir kese altın  koyup,  steamboat’a (buharlı gemiye) bindirip uğurlamış.  Messina’ya (Sicilya’nın Liman kenti) gelince, steamboattan inmiş bir otele  yerleşmiş, Otelin parasını da peşin ödemiş. Sonra da Messinayı gezmeye çıkmış. Gezerken karnı açıkmış. Bir restorana gitmek istemiş, ama bakmış ki cüzdanı çalınmış. Parasız kalan Nasuriddin Hoca,  açlığını unutabilmek için otele gidip uyumak istemiş  Uyurken rüyasında kendini bir restoranda görmüş. Garsondan bir spagetti istemiş. Spagetti gelmiş, ama soğukmuş. Nasuriddin Hoca sinirlenmiş. Garsonu azarlamış. Git bana sıcak bir spagetti getir!” demiş. Garson da spagettiyi götürünce,  Nasuriddin Hoca uyanmış... «Keşke yeseydim» demiş”.

İtalyan gencin anlattığı  fıkrayı dinleyen biri,  Nasrettin hoca hakkında en ufak bir bilgiye sahip değilse  fıkranın Nasrettin hocaya ait olmadığını bilemeyeceği gibi,  fıkrayı uyduran kişiyi de eleştiremez.  

“Laf lafı açar, laf da tabakayı açar demişler”. 
Analitik düşünmeden ve eleştirel düşünmeden söz açılmışken,  İlkokulun 4. Sınıfında yaşadığım bir olayı da anlatmak istedim:

● Öğretmenimiz bize, masal ile hikâyenin farkını öğretmiş ve birkaç gün sonra, da “Şimdi  size bir hikâye okuyacağım. İyi dinleyin ki, sonra bir soru soracağım” diyerek, “Süt küpüne düşen iki kurbağa” kıssasını okumuştu. 
Öğretmenimiz “Bu hikâyeden ne anladınız?” deyince, hepimiz parmak kaldırmıştık. Öğretmenimiz kime söz verdiyse, o arkadaşımız hemen: “İçinde yarısına kadar süt bulunan bir küpe iki tane kurbağa düşmüş. Kurbağalar ne kadar çabaladılarsa da,  küpten dışarıya çıkamadıkları için durmaksızın yüzmek zorunda kalmışlar. Kurbağalardan biri ümitsizliğe kapılmış yüzmekten vazgeçince süte batmış, boğulmuş. Diğer kurbağa ise ne kadar yorulsa da, yüzmeye devam etmiş. Yüzerken de sütü çalkalandırdığı için, bir yağ topağı oluşmuş. Kurbağa da yağ topağının üstüne çıkmış canını kurtarmış” diyerek, kıssayı tekrarlıyordu.
Öğretmenimiz de her seferinde, “Evet ama, bu hikâye bize ne anlatmak istiyor?” diyordu. Yine hepimiz parmak kaldırıyorduk.  ama herkes kıssayı tekrarlıyordu. En sonunda Rıza Kuzu, “Öğretmenim, bu hikâye bize «Çalışan kazanır» demek istiyor”  diyerek öğretmenin beklediği cevabı vermişti.  Fakat ben yine parmak kaldırmıştım. Öğretmenimiz “Bir şey mi var?” deyince:
 - Evet öğretmenim. Siz bunu bize hikâye diye okudunuz, ama bu bir masal değil mi?
  - Neden masal olsun?
- Gerçek olmayıp gerçekmiş gibi anlatılanlara masal denir; dememiş miydiniz?
- Evet ama bu bir masal değil. Süt küpünün kapağını kapatmamışlarsa kurbağalar zıplayıp içine düşebilir!...
- Öğretmenim, süte düşen kurbağaların durmadan yüzmesine gerek yok ki. Kurbağalar dört bacağını açıp, suyun yüzünde kıpırdamadan durabiliyorlar. Küpe düşen kurbağalar da yüzerken yorulunca bacaklarını açıp kıpırdamadan durur dinlenirlerdi.    Neden süte batıp boğulsun ki?
- Sen nereden biliyorsun kurbağaların kıpırdamadan suyun yüzünde durduğunu?
- Kendim gördüm.
- Nerede gördün?
- Çiftlikte havuzumuz var. İçi kurbağa dolu.
Öğretmen başımı okşarken, sınıfa sormuştu:, “Kurbağaların suyun yüzünde kıpırdamadan durduğunu gören başka kimse var mı?” Parmaklar havaya kalkmış ve görenler bağırarak, “Evet öğretmenim ben de gördüm”, demeye başlamışlardı.

Değerli okurlarım,
Az yukarıda,  “İnsanların belli bir konuda analitik düşünebilmeleri için, bazı doğru  bilgilere sahip olmaları ya da, hiç değilse  bazı bilgilerden haberi olması lazımdır,  fakat bu yetmez.  İnsanlar, yeri ve zamanı geldiğinde, sahip oldukları doğru bilgiyi,  ya da haberi,  hatırlayıp kullanmadıkça analitik düşünemezler.” demiştim. Kurbağaların suyun yüzünde kıpırdamadan durduğunu gören arkadaşlarımın, öğretmenimizin hikâye diye okuduğu bu kıssanın bir hikâye olmadığını düşünememiş olmalarının sebebi, Kurbağaların kıpırdamadan suyun yüzünde durabildiğine dair bilgilerini hatırlamamış olmalarıdır. 
“Çalışan kazanır” mesajını vermek isteyen yazarın süt küpüne iki kurbağa düşürmüş olmasını eleştirmiştim. Bu kıssayı yazan kimse, süt küpüne kurbağa yerine fare düşürmüş olsaydı,  daha isabetli bir kıssa yazmış olurdu . 
Bilgi ile haber Aynı şey değildir. :
Değerli Okurlarım, az yukarıda insanların belli bir konuda analitik düşünüp doğru karar verebilmeleri için o konu hakkında doğru bilgilere ya da haberlere sahip olmasının gerektiğini yazdım. Bunu yazmaktan maksadım da  doğru bilgi sahibi ya da haber sahibi olmanın önemini vurgulamaktı. Günlük yaşantımızda,  aydınlarımızın bile “haber” kelimesinin yerine yanlış olarak  “bilgi”  kelimesini kullandıklarına şahit oluyor ve bu yanlışı da hiç umursamadıklarını görüyorum. Yüzyıllardan beri bilimlerde ve teknolojide geri kalmış olmamızın temelinde bilgi ile haberin farkını, belki idrak etmemiş, belki de önemsememiş olmamız yatmaktadır.  Bir sonraki yazımda, “bilgi” ile “haberin” farkını ve bu farkın önemini açıklamaya çalışacağım.
Saygılar.

Not: Öğretmenimiz, “ İki Kurbağa” kıssasını küçük bir kitaptan okumuştu. O kitapta Kurbağanın biri sütün dibine batmış, öteki yağ topağının üstüne çıkmış olduğunu gösteren, karakalem çizilmiş bir resim de vardı. Kıssayı kimin yazdığını merek edip İnternetten araştırdım: Kimin yazdığını öğrenemedim ama, “Daniel Quinn” adında bir yazarın  1996 yılında basılmış olan “The Story of B” adlı romanında, aynı kıssaya yer vermiş olduğunu öğrendim.
Dünyada analitik düşünmeyen ne çok insan varmış…